Nijerya’da terörle mücadele, insani yardımı öldürüyor mu?

Nijerya’nın kuzeydoğusundan bir tanıklık

Sınır Tanımayan Doktorlar Faaliyet Yöneticisi Bertrand Perrochet'nin yazısı

Kısa süre önce kuzeydoğu Nijerya’ya gittiğimde, Borno Eyaletindeki beslenme merkezlerimizden sadece birinde, haftada beş çocuk hayatını kaybediyordu. Çocukların çoğu bize geldiklerinde o kadar geç kalınmış, çocuk o kadar hasta düşmüş oluyor ki onları kurtaramıyoruz. Başkent Maiduguri’deki yoğun bakım ünitemize, şiddetli beslenme yetersizliği çeken her gün ortalama on çocuk yatırılıyor. Ekip arkadaşlarımın bu çocukların ailelerine, kaçmaya çalıştıkları o savaşın onları sadece evlerinden, yerlerinden yurtlarından etmekle kalmadığını, çocuklarını da ellerinden çekip aldığını söylemek zorunda kalışına tanık oldum.

Kuzeydoğu Nijerya'da, Kamerun sınırına yakın Pulka'daki MSF hastanesinde Fatima ve kızı. Anne Fatima 18 yaşında. Kuzeydoğu Nijeryanın Yobe Eyaletindeki Geidem'den geliyor. Henüz 14 yaşındayken, yaşadığı yer devletdışı silahlı bir grup tarafından basılmış. Fatima ailesinden kopartılarak evlenmeye zorlanmış. 4 yıldır, devletin kontrolünde olmayan bir bölgede, ormanlık alan ile bir köyün arasında gelip giderek yaşıyor. 2018'in Mayıs ayında Pulka'ya geldi, şimdi 3 yaşındaki oğlu Mustafa ve kendisiyle aynı adıy taşıyan 18 aylık kızı Fatima ile birlikte, ülke içinde yerinden edilen insanların kaldığı bir kampta yaşıyor. Küçük Fatima beslenme yetersizliği çekiyor, ishal olmuş ve ateşi var. Fotoğraf: Igor Barbero, Mayıs 2o18.

Üstelik kaybettiğimiz bu çocuklar, aslında sağ kalma ihtimali olan çocuklardı. Onlar bizim yardım etmemize izin verilen çocuklar. Oysa Nijerya Ordusu’nun kontrolündeki “garnizon kasabalarının” dışında daha nice çocuk var. İnsani yardım kuruluşları bu kasabaların dışında kalan bölgelere, yani Borno Eyaletinin dörtte üçüne erişemiyor. Ordu’nun “düşman hattı” dediği hattın dışında kalan tüm çocuklar, sırf coğrafi konumlarının sonucu olarak düşman sayılıyor. Onlar bakım ve sağlık hizmeti almaya değmez görülüp bundan mahrum bırakılırken, insani yardım çalışanları eğer bu çocuklara ulaşmaya çalışacak olursa kendileri de teröre “yardım ve yataklık etmek”le suçlanabilir.

Bizim gibi insani yardım kuruluşları, çatışmanın hangi tarafında yaşadıklarına bakmaksızın bu çocukların hepsine ulaşmak için kuruldu.

Ama bunun gibi terörle mücadele operasyonlarında, tedavi merkezlerinde ölüp giden çocuklarla birlikte insani yardım ruhu da toprağa gömülüyor.

Çünkü, bir yanda devlet, bizim nerelere gidebileceğimizi, kiminle konuşabileceğimizi ve nasıl çalışacağımızı kontrol ediyor. Devletin terörle savaşında, “ya bizdensin ya da bize karşısın” fikri hüküm sürüyor. Garnizon kasabalarına geçen insanların yardıma erişmesine izin veriliyor. Kasabaların dışında kalanlar bundan mahrum bırakılıyor ve o topluluklar tamamen düşman kabul ediliyor. Böyle davranan tek devlet Nijerya değil.

Dünyanın çeşitli yerlerinde terörle mücadele eden devletler insani yardım faaliyetlerini kendi askeri amaçlarına ulaşmakta bir araç olarak kullanmaya çalışıyor: bazı toplulukların “kalplerini kazanıp” onları kendi taraflarına çekmekten bazılarını kasten dışlamaya kadar gidiyor bu iş.

Diğer tarafta, bizimle görüşmek istemeyen, parça parça hizipleşmiş silahlı gruplar var; bunlar hiçbir ayrım gözetmeden sivillere saldırmış, sağlık tesislerine saldırı düzenlemiş, insani yardım çalışanlarını kaçırmış, hatta öldürmüş gruplar da olabilir.

30 yaşındaki Nijeryalı Yakura Kolo’nun beş çocuğu var. 2019’un Haziran ayı sonunda, Nijerya’nın Borno Eyaletinin başkenti Maiduguri’de, ülke içinde yerinden edilenlerin kaldığı Doron Baga Kampı’na gelmiş. Daha önce Baga’da yaşıyormuş. “Boko Haram 6 yıl önce Baga’ya saldırınca memleketimizi terk edip yaklaşık 2 yıl boyunca Maiduguri’deki akrabalarımızın yanında kaldık. Durumun normalleşmesiyle beraber Baga’ya döndük ama sonra yine bir saldırı oldu. Bu kez 6 gün boyunca yayan yürüyerek Monguna’ya gittik ve 8 ay süreyle, tıpkı buna benzeyen bir kampta kaldık. Ufak tefek işler yaparak ve dilenerek karnımızı doyurmaya çalıştık, ama yetmedi. Bu yüzden ben, çocuklarla beraber Maiduguri’ye geldim, burada bulaşık yıkamak gibi işlerden biraz daha para kazanabilirim belki. Eşim de Monguno’da gündelik işçilik yaparak ailemizin geçimini temin etmeye çalışıyor. Kamptaki temel sorunumuz yiyecek bulamamak, burada gıda yardımı yapılmıyor. Bebeğim 3 gündür hasta, o yüzden MSF kliniğine geldim. Kızım sulu ishal olmuş, ateşi var, bir de gözünde sorun var. Çok şükür ilaçlarımızı verdiler, bir tek kızımın gözü için gereken ilaç ellerinde yokmuş. Verilen ilaçları dedikleri gibi kullanacağım, kızım iyileşecek inşallah. Yiyecek dahi bulamadığımız bu zor zamanımızda bize tıbbi hizmet sunan Sınır Tanımayan Doktorlar’a teşekkür ederim.” Fotoğraf: Yuna Cho.

İnsani yardım böylece her taraftan sıkıştırılıyor ve bunun vebalini halk ödüyor. Bu zorlu şartlarda yolumuzu bulmaya çalışırken yanımızda pek fazla destekçi göremiyoruz.

Birleşmiş Milletler’in yardım sistemi kendi adına, hayat kurtarmanın eğer bir yandan da devleti inşa ediyor ve barışı sağlıyorsa kıymetli olduğuna karar vermiş. Buradaki sorun, bu yaklaşımın taraf tutmayı beraberinde getirmesi. BM’nin sloganı “kimseyi geride bırakmamak” olabilir, ama “terörle mücadele” adına yapılan savaşta BM’nin desteklediği tarafa düşememiş olan 1 milyondan fazla kişinin ihtiyaçlarına gözleri kapalı.

Ordu bize Nijerya’da tarafsız olmanın mümkün olmadığını söylüyor, çünkü düşmanı kötü sayıyorlar. Fakat savaşın da kuralları vardır.

Bizimse çalışmaların yapılmasına dair kaygılarımız var. İnsani yardım, çatışan taraflardan biri –bu örnekte Nijerya Devleti- tarafından kontrol edildiği zaman en önemli öğesini yitiriyor: Halkın güvenini ve elinde silah olanların, insani yardımı çatışmalardan ayrı bir çaba olarak görme ihtimalini.

Burada söz konusu olan, erişim izninin istendiği ama verilmediği belirli haller değil. Bütün yardım sisteminin, çatışan taraflardan birinin yürüttüğü terörle mücadele operasyonlarına hizmet edecek şekilde kurulmuş, öyle tasarlanmış olmasından söz ediyorum. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşmıyoruz –mesela Irak, Musul’da da buna benzer yaklaşımlar benimsenmişti- ve korkum o ki, son karşılaşmamız da olmayacak bu.

Doktorlar, kimin iyi hasta, kimin kötü hasta olduğuna karar vermek zorunda bırakılmamalı. Hem tıp etiği, hem de uluslararası insancıl hukuk böyle bir seçimi yasaklar.

Bizim rolümüz, kimin bize ihtiyacı varsa onu tedavi etmektir, bunda farklı grupların çizdiği sınırlara, cephe hatlarına göre davranamayız.

Halbuki bugün, doktor hastanın ihtiyaçlarını değerlendirme imkânı dahi bulamadan önce asker hastanın siyasi bağlarını değerlendiriyor ve doktorun hastaya, insanın yardıma erişimine buna göre izin veriyor, ya da vermiyor. Bu tarama sürecinden duyulan korku yüzünden, tıbbi yardım alması gereken ve buna hakkı olan hasta ve yaralı insanlar buna hiç yeltenmiyor, “geride” kalıyorlar. Keyfi tarama ve kontroller, saklayacak hiçbir şeyi olmayan sivillerin bile yardım istemekten korkmasına sebep oluyor.

Ambulansımız kaçırıldı. Kendi ambulansımızın nereye gideceğini biz kontrol edemiyoruz. Elbette hayat kurtarmaya devam ediyoruz. Ama bize ulaşabilenlerin hayatını kurtarıyoruz sadece.

Halbuki, beslenme merkezlerimizdeki çocukların ambulansı arayıp bulması gerekmemeliydi. Geç kalmadan onları bulup getirmesi gereken biziz, bunu biz yapabilmeliyiz.

Biz de, 2016’da kuzeydoğu Nijerya’daki açlık krizinin nasıl bir boyuta vardığını görünce başımızı öne eğip kimlere ulaşabiliyorsak onları tedavi ettik. İnsanları kurtarmaya çalışmaya devam edeceğiz. Ama bence ambulansımızın direksiyonunu geri almamız da gerekiyor. Ambulansın kontrolü bizde olmazsa, insani yardımın ölümünde bizim de payımız olmasından korkarım. Öyle bir durumda, bugün Nijerya’da ulaşamadığımız 1 milyon kişi, yarın dünyanın çeşitli yerlerindeki sayısız terörle mücadele operasyonunda ulaşılamayan milyonlar olacak.

Borno Eyaleti'nin başkenti Maiduguri'nin havadan görünümü. Fotoğraf: Igor Barbero, Mayıs 2018.

Yorum Yapın