MSF çalışanlarının tanıklıkları: Sisam Adası’nda hapsedilen mültecilerin durumu

Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan Mülteci Anlaşması iki yılını doldurdu. Yunanistan’a vardıktan sonra, bu anlaşma nedeniyle diğer Avrupa ülkelerine geçmek için uzun süre bekleyen ve çoğu zaman Yunan Adaları’ndaki kamplardan ayrılamayan mültecilerin durumunu, uluslararası tıbbi insani yardım kuruluşu Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) çalışanları anlatıyor.

MSF’den Christos Eleftherakos şöyle diyor: “Adalarda uzun süre kalmak ve Türkiye’ye geri gönderilme tehdidi insanları adalara gelmeye çalışmaktan caydırsa da, onlar hala Avrupa’ya ulaşmaya çalışıyor ve bu kez de Türkiye-Yunanistan kara sınırını geçmeyi deniyorlar. Burada sınırlardan uzaklaştırılırken onlara şiddet uygulanıyor. Peki şimdi bu, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki anlaşmanın bir etkisi değil mi?”

Bu yazıyı, Yunanistan’ın Sisam Adası’nda mültecilerle çalışan MSF ekiplerinin tanıklıklarıyla, adalarda sıkışıp kalan mültecilerin yaşadıklarına ayırdık. Pek çok zorluğa müthiş bir güçle dayanmaya çalışan bu insanlar, dayatılan insanlık dışı politikaların bedelini sağlıklarını kaybederek ödememeli.

Sisam Adası’ndaki Vathi Polis Merkezi’nde alıkonanları tedavi eden tıp doktoru Dimitris Lamprinos’un tanıklığı

Sisam Adası'nın merkezi Vathi'de polis merkezinde alıkonan mültecilerle görüşen tıp doktoru Dimitris Lamprinos, bir hastayı muayene ediyor. 16 Mart 2018, fotoğraf: MSF

“Sisam Adası’ndaki Vathi polis merkezinde alıkonanları ilk olarak 2017’nin Temmuz ayında gördük. Polis merkezinde yangın çıkmış, alıkonan insanlar da burası yenilenene kadar başka binalara nakledilmişlerdi. MSF ekipleri burada tutulan insanları ziyaret ederek tıbbi destek verdi, kişisel hijyen kitleri, gıda dışı başka yardım malzemeleri ve su temin etti.

Ekim 2017’de, yenilenen polis merkezine düzenli olarak gitmeye başladık. Şartlar berbattı. Her gittiğimde, 17-50 yaş arasında 20’den fazla erkeğin tek bir hücrede, sıkışık halde tutulduğunu görüyordum; yatak yoktu, battaniye yoktu, sabun yoktu. İçerisi son derece pisti, yeterince alan olmadığı gibi mahremiyet de hiçbir şekilde sağlanamıyordu. Tüm bu insanlar için tek bir tuvalet vardı ve tuvaleti kullanılırken dahi kapısının açık tutulması gerekiyordu. Işıklar da sürekli olarak açık tutuluyor, insanların dinlenmesi ve uyuması alabildiğine zorlaştırılıyordu.

Pakistanlı, Iraklı, Suriyeli, Filistinli erkekler bu şartlar altında tutuluyordu ve bunca insanın neden alıkonduğunu bir türlü anlayamadım. Birçoğu, neyle suçlandıklarını kendileri de bilmediklerini söylüyorlardı. Buna rağmen orada epey uzun süre alıkonuyorlar, bu süre sıklıkla, yasal olarak içeride tutulabilecekleri en uzun süre olan üç ayı da geçiyordu.

Görüşebildiğim insanların pek çoğu, alıkonma sürelerinin uzatılmasını sağlayan bir takım belgeler imzalamaya mecbur edildiklerini, bu arada kendilerine bir avukat veya çevirmenle görüşme imkanı da verilmediğini anlattı.

MSF’den başka ulaşabildikleri kimse yoktu. Onlara “Bizden başka sizinle görüşen oldu mu?” diye sorunca yine beni işaret edip “Doktor, doktor” diyorlardı. Tek umutları bizdik ve bu benim için şoke edici bir şeydi. Tamamen unutulmuş, görünmez kılınmış bu insanları en azından gidip görmek elimden gelmeliydi.

Ekibimizde benim dışımda bir hemşire ve bir kültürel aracı vardı. O sırada hastaları MSF’nin Sisam’da görev yapan psikologlarından birine de yönlendirebiliyordum, psikolog onları başka bir günde, tek başına ziyaret ediyordu. Benim değerlendirmeme göre psikolojik desteğe ihtiyacı olan insanlar vardı, mesela bazıları intihar etmeyi düşündüklerini, artık buna dayanamadıklarını söylüyordu.

Psikolojik destek isterken en sık söyledikleri şeydi bu: ‘Kendimden korkuyorum. Zihnim bulanıyor, ne yapacağımı bilemiyorum. Bunları kaldıramıyorum, kendime veya başkalarına zarar vermekten korkuyorum.’

Bu merkezde tutulan insanlarda tedavi ettiğim hastalıkların çoğu solunum sistemiyle ilgiliydi (örneğin bronşit), bunun yanında daha önceki yaralanmalardan kaynaklanan kas-iskelet sistemi ağrıları bulunuyordu, ayrıca diş ve cilt hastalıkları vardı. Hijyen şartlarının sağlanamaması ve aşırı kalabalık şartlar iyileşmelerini elbette zorlaştırıyordu. Hastaları ayrıntılı tetkikler için hastaneye sevk ediyordum ama bu sürekli olarak erteleniyordu, çünkü hastaya refakat edecek polis memuru yoktu. Hemşiremiz orada alıkonan hastaların her biri için, ihtiyaç duydukları ilaçları uygun dozlar halinde hazırlayıp kapalı poşetler halinde, ilacın nasıl kullanılması gerektiğine dair bilgilerle birlikte bırakıyordu ama bu süreci takip edecek bir polis memuru veya uygun vasıfta bir görevli yoktu.

Aslında polislerin çoğu bize yardımcı olmak istiyordu, fakat müthiş bir personel açığı vardı. Polisler genellikle “Bunu yapmak için gereken eğitimi almadım” veya “Buna vaktim yok, benim görevim bu değil” diyordu. Buna ne diyebilirsiniz ki? Bu konuyu pek çok kez, farklı düzeylerde gündeme getirdik, ilaçların verilmesi için orada bir hemşire bulunması gerektiğini söyledik ama sonuç alamadık.”

Sisam’da çalışan psikolog Aliki Meimaridou’nun tanıklığı

MSF ruh sağlığı çalışmaları sorumlusu psikolog Aliki Meimaridou. 16 Mart 2018, fotoğraf: MSF

“Gün ışığını dahi görmeden, küçük bir hücrede aylarca tutulduğumu hayal bile edemiyorum. Oysa son dört ay içinde, Sisam Adası’ndaki polis merkezlerine yaptığımız düzenli ziyaretler sırasında görüştüğüm insanlar bu şartlarda yaşıyorlar. Birkaç dakika bile dışarı çıkmalarına izin verilmeden, küçük ve aşırı kalabalık odalarda uzun süre alıkonan bu insanların bir çoğu buraya neden getirildiklerini ve ne kadar süre burada tutulacaklarını bilmiyor.

Ülkelerinde işkence görmüş, hapishanede tutulmuş bu insanlar şimdi aynı travmatik durumu yeniden yaşıyorlar. ‘Şiddetten, kötü muameleden kaçabilmek için elimden ne geliyorsa yaptım ve şimdi yine hapsedilmiş durumdayım, yine korku içindeyim, yine belirsizlikle karşı karşıyayım’ diyorlar.

Vathi’deki alıkonma yeri, insanları birkaç saatten daha uzun süre tutacak donanıma sahip olmayan küçük bir polis karakolu aslında. Bu, burada alıkonan insanların doğal ışığa ve havalandırmaya çıkmaksızın çok uzun zaman hücrede tutulması demek; üstelik düzenli bir çevirmen olmadığı için iletişim kısıtlamasına da maruz kalıyorlar. Görüşmelerimiz sırasında, aylardır burada kapalı tutulan mültecilerle konuştuk. Özellikle, sığınma talebi ikinci kez reddedilince buraya getirilen ve üç aydan uzun süre hapsedilen bir kişi vardı. Neredeyse dört ay hapsedilmenin ardından serbest bırakıldığında çok zayıflamıştı, çektiği uykusuzluk gözlerinin altındaki siyah halkalardan besbelliydi ve adam ‘zihni çamura dönüşmüş gibi’ hissettiğini söylüyordu.

Doğal ışığı, güneşi görememek ve uyaranların eksik olduğu bir ortamda uzun süre kalmak insanların gerçeklikle bağlarının zayıflamasına, kendilerini kayıp gibi hissetmelerine sebep olur.

Mahpuslar kimi zaman günün tarihini bilmediklerini söylüyor, bazen de bunu zorlukla hatırlıyorlardı. Bu şartlar aksiyeteye ve uyku bozukluklarına da yol açıyordu, çünkü birkaç gün üst üste hep aynı odada kalmak vücudun biyolojik ritmini ve rutinini hızla bozar.

Bazı mahpuslar için, hapsedilme sorununu çözemediklerine göre uykusuzluk sorununun tek çözümü uyku ilacı kullanmaktı. Bu hiç uygun bir çözüm yolu olmasa da (uyku ilacı yalnızca çok kısa süreli kullanılabilir ve kolayca bağımlılık yaratır) başka çözüm yollarının da etkili olabileceğini söylemek zordu: çevresindeki dört duvar bir insana içinde bulunduğu gerçekliği her an hatırlatırken uyku hijyeninden, stres yönetiminden bahsetmek gayet anlamsız olacaktır.

Psikiyatrik rahatsızlık geçmişi bulunanlar için bu şartların zorluğu katlanarak artıyor: Sisam Adası’nda düzenli psikiyatri hizmeti yok; dolayısıyla burada alıkonan mahpuslar için sağlanabilen psikiyatri desteği çok sınırlı ve ancak adadaki askeri tesiste görevli psikiyatrının uygunluğuna bağlı (Sisam ve çevre adalarda görev yapan tek psikiyatr bu).

Sisam’da alıkonulanlardan, Ocak ayında görüştüğüm 21 yaşında Suriyeli bir genç adam, 15 yaşında ailesinden ayrılıp bir bombalı saldırıda ağır yaralandığından bu yana ruh sağlığı alanında sorunlar yaşadığını anlattı. Hastaneye kaldırılmış ve çektiği yoğun baş ağrılarına karşı ona Tramadol verilmişti. Onun sözleriyle aktarayım; ‘Bundan sonra ruh sağlığım mahvoldu’ diye anlattı bunu. Bundan sonra nöbet geçirmeye başlamış, kızıyor, titriyor, kasları kasılıyor ve kendine zarar veriyormuş (genellikle keserek). Bir gün kampta böyle bir nöbet geçirerek yaralanmış, bunun üzerine arkadaşı onu sağlık alanına götürmüş fakat burada doktor olmadığı söylenmiş. Onu o halde gören ve yardım alamayışından dolayı öfkelenen arkadaşı durumu protesto etmiş. Bunun üzerine ikisi de burada gözaltına alınmışlar.

Alıkonma yerinde düzenli çeviri hizmeti olmadığından dolayı dertlerini polis memurlarına anlatamıyor ve ‘ben neden burada tutuluyorum?’ gibi çok önemli sorularına cevap alamıyorlar.

Mülteciler kampta çıkan çatışmaların ve gösteri yapılmasının ardından genellikle gözaltına alınıyor, bu sırada genellikle çevrede bulunan herkes keyfi olarak tutuklanıyor, onlara neyle suçlandıklarına ve bu suçtan dolayı ne süreyle alıkonacaklarına dair yeterli bilgi verilmiyor. Bu noktalar yasal mercilerce açıklandığı zaman bile, mülteciler çoğu zaman haksızlığa uğradıklarını hissediyor: Hiçbir kuralı ihlal etmedikleri halde hapsedilmeyi kapsayan cezalar aldıklarını, suç işlemeden suçlu muamelesi gördüklerini söylüyorlar. Onlar göre bu, mülteci oldukları için onlara yapılabiliyor, mülteci olmak demek normal insan sayılmamak demek.

Vathi’deki fiziksel hapsedilme ortamı, sığınma sürecindeki prosedürler ve mültecilerin bundan dolayı karşı karşıya oldukları yasal sonuçlar yüzünden hissettikleri çaresizlik ve haksızlığa uğrama duygusuyla birleşince ruh sağlığı konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.

Burada tutulan mültecilerde uykusuzluk, ansiyete, depresyon belirtileri, kimi zaman aşırı hassasiyet ve intihar eğilimleri görülüyor.

Ruh sağlığı konusunda daha önceden de sorun yaşamış olanların durumu, düzenli psikiyatrik bakım alamamaktan ve  ağır vakalarda hastaneye yatarak psikiyatrik tedavi görme imkanı bulunmamasından dolayı daha da ağırlaşıyor ve sağlıklarına yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Bu durumdaki insanlarla konuşurken şunu bilmek gerek: Birilerinin onlarla ilgilendiğini, içinde bulundukları durumu önemsediğini ve yardım etmeye çalıştığını görmek onlar için çok önemli. Hissettikleri haksızlığa uğramışlık ve çaresizlik duygularını tanımanız size güvenmelerine imkan sağlıyor. Böylece kurulan tedavi edici ilişki, bir makamı veya hizmet sağlayıcı bu kişinin yardım edilmeyi ‘hak edecek’ kadar hasta ya da kırılgan durumda olduğuna ikna etmenin çok ötesine uzanıyor.

Bazı durumlarda insanlara geçmişte yaşadıkları veya şimdiki durumları nasıl olursa olsun –içinde bulundukları şartlarda, insanlara sığınmacı muamelesi yapmak yerine onları kurban haline getiren böyle bir bağlamda bu çok zor olsa bile- kendi güçlerini, özne olduklarını hatırlattığımız sohbetlerde bulunabiliyoruz.

Sisam Adası’nda MSF için çalışan psikolog Katerina Psaropoulou’nun tanıklığı

MSF'nin Sisam'daki ekibinden psikolog Katerina Psaropoulou. 16 Mart 2018, fotoğraf: MSF.

“Yaklaşık bir yıldır MSF’nin Sisam Adası’ndaki saha projesinde psikolog olarak çalışıyorum ve Sisam’daki kampta yaşayan insanların ruh sağlığı durumunda yavaş yavaş, ciddi ölçüde bozulma olduğuna bizzat tanık oluyorum. İnsanların durumunun kötüleşmesi, uzadıkça uzayan belirsizlikle ve kampın son derece ağır yaşam koşullarıyla doğrudan ilintili.

Psikolojik destek sunduğum insanlar, gelecekten yana tüm umutlarını kaybetmiş, geldikleri ülkeye geri gönderilme ihtimali nedeniyle sürekli olarak stres ve korku içinde yaşayan insanlar. Birçoğu kendi ülkelerinde son derece travmatik olaylar yaşamış; savaşa ve travmaya bağlı ruh sağlığı sorunlarından muzdaripler. Kampın güvenli olmaktan çok uzak ortamında kalmak, daha önce yaşadıkları olaylarla baş etmelerine imkan vermiyor. Bilakis, kamp ortamı onlara, kaçmaya çalıştıkları savaşı ve şiddeti tekrar tekrar hatırlatıyor.

İnsanların ihtiyaç duyduğu şey, güvenli bir ortamda olduklarını hissetmek ve saygıyla, insanca muamele görmek.

Örneğin, hem beden hem ruh sağlığı alanında ciddi sorunları olan bir yıldan uzun zamandır kampta kalmakta olan bir hastam, adada MSF tarafından desteklenen bir sığınma merkezine nakledildikten sonra durumu önemli ölçüde düzeldi.

Uzun bir depresyon ve travma sonrası stres öyküsü olmasına rağmen, MSF'nin sığınma merkezine gelince hızla iyileşmeye başladı çünkü kendini güvende hissediyordu, sakin bir ortamdaydı ve burada kimsenin ona zarar veremeyeceğinden emindi.

Bu kişi, sığınma başvurusu önündeki engeller nedeniyle adada takılmış durumda, geleceğinin belirsiz olması da ne yazık ki moralinin bozulmasına sebep oluyor.

Ruh sağlığı desteği sunduğum insanların pek çoğu, seanslarımız sırasında kendilerine insanca davranıldığını hissettiklerini dile getiriyor, fakat MSF binasından çıkar çıkmaz yine süprüntü muamelesi görüyorlar. Seanslarımızda, onları dinleyebilen, korkularını aşmalarına yardım edebilecek birisi olduğunu hissettiklerini söylüyorlar bana. Burada pek çok insanın travmalarıyla baş etmelerine, güçlenmelerine ve insan olmanın onurunu yeniden duymalarına yardımcı olmak bana gurur veriyor.

 

Yorum Yapın