Zirveleri Aşan Bir Acil Eylem Çağrısı

©Gabrielle Klein/MSF

Sınır Tanımayan Doktorlar'ın Dünya İnsani Yardım Zirvesi (WHS) ile ilgili görüşleri

(PDF Türkçe) (PDF English)

20 Mayıs 2016 - Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) olarak bu yıl Nisan ayında kuzey Nijerya’da görev yapan Afet Proje Yöneticimiz Chibuzo Okonta aracılığıyla dünya kamuoyuna son derece önemli ve acil bir çağrı yapmıştık: “Daha fazla desteğe ihtiyacımız var. Borno eyaletindeki yerinden edilmiş topluluklara yardım etmek amacıyla başka insani yardım kuruluşlarına defalarca çağrı yaptık, fakat bu çağrımız her seferinde yanıtsız kaldı.”

2,7 milyondan fazla insanın yerinden edildiği Çad Gölü havzası şu anda Afrika kıtasının en büyük insani krizlerinden birine sahne oluyor. Bölge, Boko Haram olarak bilinen silahlı grubun yol açtığı saldırılar ve bu saldırılara verilen kuvvetli bir askeri yanıt nedeniyle kırılma noktasına gelmiş durumda. Kamerun, Çad ve Nijerya sınırlarını aşan ve tüm hızıyla devam eden bu çatışma, insani yardım faaliyetlerinin ana gündem maddesi olması gerekirken, ne yazık ki bütünüyle yok sayılıyor. Bölgede aktif olarak çalışan çok az sayıdaki sivil toplum kuruluşu ise ihtiyacı karşılamaya yetmiyor.

Orta Afrika Cumhuriyeti'nde çatışmalardan etkilenen, Irak ve Myanmar'da kendi ülkeleri içinde yerinden edilen insanlar ve Tanzanya'daki Burundili mülteciler için de aynı durum geçerli. 2015 yılının Aralık ayında Angola'da başlayan sarıhumma salgını, şu anda Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne yayılmış durumda ve diğer ülkeler için de potansiyel bir tehdit oluşturuyor. Yine Kongo'da beklenmedik bir şekilde artan sıtma vakaları, binlerce insanın hayatını tehdit ederken, hastalık ülkedeki sağlık sistemini gittikçe zayıflatıyor. Bu örnekler, aslında yıkıcı sonuçlar doğuran Haiti'deki kolera salgınına ve Batı Afrika'daki Ebola salgınına karşı uluslararası duyarsızlığın bir uzantısı. Günümüzde süregelen çatışmalara, yer değiştirme krizlerine ve salgın hastalıklara verilen insani yanıt düpedüz yetersiz, sorunlu ve başarısızlıklarla örülü.

Bugün dünya genelindeki catışmalar, uluslararası standartları ayaklar altına alıyor ve endişe verici bir şekilde yürütülüyor. Siviller yaşadıkları ve çalıştıkları alanlarda, yardım talebinde bulunmak için başvurdukları hastane ve kliniklerde art arda saldırılara maruz kalıyorlar. Bu saldırılar ve saldırıların ardından kamu hizmetlerinde meydana gelen aksamalar, milyonlarca insanı evlerini terk etmeye zorluyor; onlara, güvenli ülkelere doğru kaçmaktan başka bir şans bırakmıyor. Ancak çatışmaları sürdüren taraflar, silahlı çatışma kurallarını göz göre göre ihlal ederken, mülteci hukuku da barışın tadını çıkaran devletler tarafından resmen çiğneniyor. Bu, Suriyelilere sınırlarını kapatan, mültecileri Avrupa'dan sınır dışı eden ve yüz binlerce Somalili'yi Somali'ye geri göndermekle tehdit eden ülkeleri de kapsıyor.

Geçen yıl tüm dünya Suriye, Yemen, Afganistan ve Güney Sudan'da 100’den fazla sağlık tesisinin kapandığına tanıklık etti. Bu tesisler bombardımanlar sonucu tamamen yıkılırken, sağlık çalışanları da görev başında öldürüldü. Bu üzücü ve korkunç gelişmeler, hayati önem taşıyan acil tıbbi müdahalelerin ve rutin sağlık hizmetlerinin sekteye uğramasına neden oldu. Sağlık hizmetlerinin işlerliğini koruduğu durumlarda ise, hastanelerin ve kliniklerin hedef alınması, insanların tedavi olmaktan korkar hale gelmelerine yol açtı.

Bu şartlar altında insani yardıma her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Fakat bugün insani yardım götürmek, iç ve dış pek çok faktör nedeniyle giderek her zamankinden daha zor bir hale geliyor.

Son yıllarda uluslararası desteğin yetersiz kalmasının nedenlerinden biri, insani yardımın ulusal güvenlik çıkarlarına hizmet edecek şekilde sınırlandırılmış olmasıdır.

Güvenlik zorunlulukları baskın hale geldiğinde, çok daha fazla insanın Avrupa kıyılarına vuracağına, savaş alanlarında daha fazla hastanenin bombalanacağına, hatta salgınlara yönelik uluslararası desteğin çok daha yavaş bir tempoda seyredeceğine emin olabilirsiniz. Devletler kendi güvenlik önceliklerine odaklandıkça, verdikleri kararların sonuçlarıyla başa çıkmak için kısıtlı ve kısmen taraf tutan bir insani yardım sistemini de geride bırakmaktadırlar.

Salgın hastalıklara ve diğer acil tıbbi sorunlara yönelik uluslararası destek ise geri plana atılmış durumda. Bu kısmen, uluslararası toplumun "ihtiyacı ortadan kaldırma" ve kalkınmaya odaklanma arzusundan kaynaklanıyor. Bunun bir başka nedeni de, 2014 yılında Batı Afrika'daki Ebola salgınında gördüğümüz gibi, salgın başlangıcını ilan etme ve salgınlara karşı etkili bir müdahale geliştirme konusunda yeterli siyasi irade ve teşvikin oluşmamasıdır.

Bugün insani yardım sisteminin, Birleşmiş Milletler’in (BM) "ihtiyacı ortadan kaldırma" girişimlerinin bir parçası olması bekleniyor. İnsani yardımın, barış inşa etme, kalkınma ve mukavemet programlarıyla birleştirilerek daha kapsamlı bir gündeme oturtulması teklif ediliyor. Kalkınma ve devlet inşası hayati önem taşıyan süreçlerdir, fakat insani yardım çalışanlarının işi değildir. Özellikle de iktidar uğruna çatışmaların sürdürüldüğü durumlarda... Uzun vadeli kalkınma hedeflerine odaklanmak, insani krizlerin tam ortasında hapsolmuş insanlara hiç süphesiz zarar verecektir.

BM'nin teklifi, aynı zamanda, acil tıbbi ve insani ihtiyaçlara yanıt verme konusunda halihazırda son derece zayıf olan insani yardım sisteminin eksikliklerini dikkate almak konusunda da başarısız bir tablo çiziyor. İnsani yardım sistemi, özellikle yerel ve bölgesel paydaşları harekete geçirme suretiyle doğal afetlere karşı etkili ve zamanında yanıt verebilme kabiliyetini kanıtlamış durumda. Fakat ne yazık ki salgın hastalıklar, mülteci krizleri ve çatışma bölgeleri için aynı durum geçerli değil.

İşte bu zorluklar, Dünya İnsani Yardım Zirvesi'nin (DİZ - WHS) aşamayacağı ve bizim MSF olarak bu ay başında verdiğimiz zirveden çekilme kararının temelini oluşturan asıl sorunlar.

MSF, 18 ay boyunca WHS süreçlerine önemli ölçüde dahil olmuş, dünya çapındaki WHS forumlarına katılmış ve farklı konularda bilgilendirme amaçlı çok sayıda rapor hazırlamıştır. Tüm bunlar, sürece dahil olma isteğimizin de birer kanıtıdır. Zirve, düzenlenme şekli itibarıyla bize temel endişelerimizi dile getirme imkanı tanımayacağı için, bu kısa yazıyla kaygılarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Bağımsız insani yardım ve afet müdahalesi

BM Genel Sekreteri'nin DİZ için özel olarak hazırladığı rapor, tasarı halindeki sorumluluk ve taahhütler ile birlikte ciddi çelişkiler içeriyor: Bu içeriklerde insani yardımın temel yapı taşları pek çok kez vurgulanırken, insani yardım faaliyetleri ile kalkınma yardımının bir noktada birleştirilmesi tavsiye ediliyor. Sınır Tanımayan Doktorlar olarak insani yardım çağrısının, "ihtiyacı ortadan kaldırma" sürecinin bir parçası olmasından büyük endişe duyuyoruz.

İnsani yardım sistemi, insani krizler sırasında destek sunma ve hayat kurtarma kabiliyetini geliştirmediği sürece, "insanların güvenliğini sağlama, insanlık onurunu koruma ve uzun vadede gelişme ve kendi ayakları üzerinde durabilme ehliyetini insanlara verme" konusunda hiçbir aşama kaydedemeyeceğiz. MSF olarak, BM Genel Sekreteri’nin, BM’nin devam eden farklı girişimlerini ve değerlendirmelerini bir araya getirme arzusunu anlayışla karşılıyoruz.  Fakat bunlar arasında anlamlı bir tutarlılık yaratma çabasının, insani yardım ve kalkınma yardımı arasındaki kritik farklılıkları belirsizleştirme riski taşıdığına inanıyoruz.

İnsani yardım sistemi, doğal afetlere zamanında müdahale ederek kendini kanıtlamıştır. Fakat çalışmalara, mülteci ve yer değiştirme krizlerine ve acil tıbbi gereksinimlere verdiği yanıt son derece yetersiz kalmıştır. Özellikle çatışma bölgelerinde "afet müdahalesi açığından"[1] söz etmek mümkündür.

Son yıllarda Avrupa'daki[2] güncel mülteci krizi, Ebola salgını, Yemen ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki çatışmalar başta olmak üzere, dünya çapındaki en şiddetli insani krizlerin bazılarına müdahale etmede yetersiz kalan insani yardım sisteminin sistematik başarısızlıklarını, MSF olarak pek çok kez ifşa ettik. Her bir vaka ardında, insani yardıma ihtiyaç duyan onbinlerde insan bıraktı. Fakat bu insanların çok azı insani yardımdan faydalanabildi. Yardımların kapsamı ise zaten son derece yetersizdi.[3]

  • Silahlı çatışma ortamlarında insanların yardıma erişim hakkını savunabilmek ve müzakereleri sürdürebilmek için eylem ve söylemlerde objektiflik, tarafsızlık ve bağımsızlık esastır. Çatışma ortamlarında çalışmak için güçlü bir lojistik altyapı ve başarılı bir güvenlik yönetiminin yanı sıra, esnek bir finansman yapısı, hızlı bir yanıt sistemi, sağlam bir operasyonel kapasite ve deneyimli afet müdahale ekipleri şarttır.
  • Bağımsız insani yardım, kalkınma yaklaşımlarından ayrı tutulmalıdır. Çünkü her iki kavram da çeşitli düzeylerde farklı amaçlara ve işlevlere sahiptir. İnsani yardım, her zaman ihtiyacı temel alacaktır ve gelişmeler doğrultusunda hareket ederek mevcut durumlara kendini adapte edecektir. İnsani yardım, sorunun çıkış noktasına inmeyi ve temel nedenleri ele almayı amaçlamaz. Bu nedenle insani yardım ve kalkınma yaklaşımları birbirini tamamlayabilen iki farklı yoldur; fakat aynı amaçlara, önceliklere, yöntemlere ve hedeflere sahip değildir. İnsani yardım yaklaşımı, özellikle çatışma ortamlarında, her şeyden önce uzun vadeli siyasi süreçlere bağlı olan kalkınma programlarıyla arasına belirli bir mesafe koymalıdır.
  • MSF olarak insani yardım sistemi içindeki çeşitliliğin, insani yardımın en güçlü yanlarından biri olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle yerel ve ulusal insani yardım kuruluşlarının bu süreçlerde daha aktif rol alması için atılan adımları memnuniyetle karşılıyoruz. Biz, tek bir sistemin güçlendirilmesine odaklanmak yerine, her durumu doğru bir şekilde ele alıp çözüm geliştirebilen ve farklı ortamlarda hızla mevcut duruma adapte olabilen insani yardım çalışmalarının çeşitlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Çatışma bölgelerindeki sağlık çalışanlarının ve hastanelerin korunması

Son yıllarda sağlık tesisleri, okullar ve pazar yerlerine yönelik saldırılar rutin bir hale gelmiştir. Sadece 2016 yılında Suriye ve Yemen'de Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) tarafından desteklenen 10 sağlık tesisine yönelik 14 bombardıman veya topçu ateşi vakası gerçekleşmiştir. Hastaneler, ister bölge halkını hedef alan ve fark gözetmeyen saldırıların bir parçası olarak bombalansın, ister sağlık hizmetleri tedarikini sonlandırmayı amaçlayan planlı saldırıların hedefi olsun, her iki eylem de devasa sorunları beraberinde getirmektedir. Sözkonusu saldırılarda çok sayıda doktor, hasta ve hasta bakıcı yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir. Binalar ve tıbbi teçhizat tahrip edilip kullanılamaz hale geldiği için yüz binlerce insan sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmıştır. Birbirine bağlı bu olaylar zinciri ise, insanları yaşadıkları bölgeleri terketmeye zorlamış, onlara başka bir çare bırakmamıştır. Bir devlet, ulusal çıkarları doğrultusunda sınırları belli olmayan bir savaşa giriştiğinde, bunun bedelini en fazla halk öder.

Sağlık tesislerine yönelik saldırılar acilen durdurulmalıdır. Saldırılar devam ettiği takdirde failler dünya kamuoyu önünde hesap vermelidir. Bunun için uluslararası toplum, savaş ahlakının çerçevesini çizen uluslararası yasalara bağlılığını bir kez daha dile getirmeli ve savaş kurallarının ihlaline karşı somut adımlar atmalıdır. Fakat bu kez, bugüne kadar pek çok kez işittiğimiz boş söylemlerin ötesine geçilmelidir.

Sağlık çalışanları, yalnızca tıbbi ihtiyaçları baz alarak, karşılarındakinin kim olduğuna veya hangi tarafta savaştığına bakmaksızın herkesi tedavi etme sorumluluğuna sahiptir. Çatışma bölgelerinde görev yapan doktorlar, adalet veya haklılık konusundaki şahsi muhakemeleri doğrultusunda ve belirli bir gerekçeye veya savaşçıların ahlaki yaklaşımlarına göre tedavi sunmaz. Doktorlar, kişilerin siyasi veya dini eğilimlerine bakmaksızın, "suçlu" veya "terörist" olarak nitelendirilen kişiler de dahil olmak üzere, tüm yaralıları ve hastaları tedavi etmek için orada bulunurlar.

Sağlık hizmetlerinin, sivillerin ve çatışma bölgelerindeki sağlık ve insani yardım çalışanlarının korunmasına dair alınan 2286 no’lu BM Güvenlik Konseyi Kararı'nın olumlu mesajlar verdiğini söyleyebiliriz. Fakat devletlerin sözlerini eyleme dönüştürüp dönüştürmeyeceği hala meçhul. Özellikle BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden dördünün, sadece geçtiğimiz son altı ay içinde hastanelerimize yönelik saldırılardan sorumlu olan koalisyon güçleriyle farklı derecelerde ortaklık kurduğu göz önünde bulundurulduğunda...

  • Devletler ve devlet dışı tüm aktörler, kamuoyu önünde ve net bir şekilde çatışma ortamlarında sunulan tarafsız sağlık hizmetlerine saygı göstereceklerini ve bu hizmetlerin korunması için somut girişimlerde bulunacaklarını yeniden taahhüt etmelidirler. Aynı zamanda "suçlu" veya "terörist" olarak tanımlanan kişiler ve yaralı muharipler de dahil olmak üzere, sağlık çalışanlarının tüm yaralı ve hastaları ayrım gözetmeksizin tedavi etme yükümlülüklerini savunabilmelidirler.  Bu nedenle sivil sağlık tesislerinin veya tıbbi insani yardım çalışanlarının hiçbir ayrımcılığa uğramadan ve ceza almadan yaralı ve hastaları tedavi etmelerine izin verilmesini, bu tür bir desteğe sınırlama getirilmemesini talep ediyoruz.
  • Silahlı çatışmalar sırasında hastanelere baskın düzenleyen kolluk kuvvetleri veya benzer güvenlik operasyonları, bu tesislerin tarafsızlığına zarar verdiği gibi, hastalara ve personele yönelik şiddet riskini artırmaktadır. Aynı zamanda insanların, devlet tarafından “düşman” veya “suçlu” olarak kabul edilen kişilere tedavi için başvurmasını engellemek amacıyla büyük bir korku ortamı oluşturur. Bu nedenle hastanelerde silah girişine hiçbir şekilde izin verilmemesini, doktor tavsiyesine danışılmadan ve gerekli hukuki teminat verilmeden hastalara yönelik hiçbir arama, tutuklama ve yakalama operasyonunun yürütülmemesini talep ediyoruz.
  • Bir olay veya saldırı meydana geldiğinde, gerçeklerin ortaya çıkarılması için tarafsız bir soruşturma yürütülmeli, ihlallerin tespiti için bağımsız bir mekanizma devreye sokulmalı ve devletler bağımsız soruşturma standartları konusunda fikir birliğine varmalıdır. Bu konunun hak ettiği şekilde görünürlük kazanması ve sorumlulukların gerektiği gibi tahsis edilebilmesi için, sağlık tesislerine yönelik saldırıların düzenli olarak ve resmi şekilde raporlanması gerekmektedir. Sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar kanıksanmamalı; bu saldırıları planlayan, gerçekleştiren veya önlemede başarısız olanlar hesap vermelidir.

Yer değiştirme krizleri

Bugün yaklaşık 60 milyon kişi, evlerini terketmek zorunda kalmıştır. Bu insanların üçte birinden fazlası, şu anda anavatanlarından çok uzakta, başka bir ülkenin toprağında yaşam mücadelesi vermektedir. Bu insanlar artık ırkları, dinleri veya milliyetleri nedeniyle kendi ülkelerinde güvende değildir; hükümetler veya ait oldukları topluluklar, artık onlara uygun bir koruma sağlamamaktadır.

2016 yılının Eylül ayında BM Genel Sekreterliği öncülüğünde gerçekleştirilmesi planlanan “Mülteciler Zirvesi” (Summit on Refugees) bu konuda atılan olumlu bir adımdır ve sorumluklarını yerine getiren üye devletler ve insani yardım kuruluşları bu zirvede bir araya gelmelidir. Dünya İnsani Yardım Zirvesi, mevcut yasal düzenlemelerin "kimseyi arkada bırakmaması" için yetkililere çağrı yaparken, başta Avrupa'da olmak üzere tüm dünyada devam eden yer değiştirme krizine yönelik mevcut poltikalar insanlık dışıdır ve zorunlu yer değiştirme biçimlerine güncel çözümler bulma konusunda yetersiz kalmaktadır. Bu politikalar, mevcut insani krizin daha da derinleşmesine sebep olduğu gibi, yerinden edilmiş toplulukların ve mültecilerin korunmasına ve bu insanlarayardım ulaştırılmasına yönelik uluslararası standartları hiçe saymaktadır.

©Sylvain Cherkaoui

Üçüncü ülkelerle işbirliğini temel alan anlaşmalar yoluyla sınır denetimini sağlama, halihazırda savunmasız durumdaki insanlar için çok daha kritik bir insani krize yol açmaktadır. AB - Türkiye anlaşması ile Avustralya, Nauru ve Papua Yeni Gine arasında imzalanan sözleşme, “sorunu taşerona devretme” yaklaşımına örnek olarak bugün tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. Sınır denetiminde dışarıdan destek alınması, iltica talebinde bulunan kişilerin daha çok acı çekmesine yol açmaktadır. Bu nedenle "geri göndermeme ilkesi"ne uyulmalıdır; zorla yerinden edilen insanlar, temel hak ve ihtiyaçları sağlama konusunda yeterli istek ve iradeyi gösteremeyen ülkelere geri gönderilmemelidir. Göç sırasındaki gözaltı uygulamaları ise özellikle çocuklar için en az seviyeye indirgenmelidir.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) olarak, mülteci hukuku çerçevesinde uygulamaya konan ve son derece tehlikeli bir emsal teşkil eden AB - Türkiye anlaşmasından[4] ve sorumlulukların üstlenilmesinde dış kaynak kullanımını temel alan benzer sözleşmelerden büyük kaygı duyuyoruz. Hatta bu yaklaşımdan kaynaklanabilecek olumsuz örneklere şimdiden tanık olmuş durumdayız:  Kenya Hükümeti yakın zamanda Dadaab ve Kukuma mülteci kamplarını kapatacağını dair resmi açıklamasını yaptı bile.[5]

Oysa biz MSF olarak, akut bir insani kriz yaratmaktan öteye gidemeyen bu yaklaşımın mağdurlarını yıllarca tedavi ettik.[6] Ekiplerimiz, yeri geldi, polisler tarafından kemikleri kırılmış insanları tedavi etti; yeri geldi, kalabalık gemilerde güverte altında benzin dumanı soluyan insanları hayata döndürdü. Çalışanlarımız, plastik mermiyle başından vurulmuş çocukları iyileştirirken, aynı anda biber gazından etkilenmiş bebeklerin gözlerini sildi ve diğer taraftan insan kaçakçıları tarafından saldırıya uğrayan kadınlara danışmanlık hizmeti verdi. Avrupa Birliği (AB) ve üye devletler ise, krizi hafifletmek yerine, krizden uzaklaşmayı ve mevcut sorunu başka devletlerin üzerine yıkmayı tercih ettiler.

  • Devletler, insan hakları ve mültecilere yönelik yasal düzenlemeler çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirmelidir. Temel haklardan biri olan sığınma ve geri gönderilmeme talebi, tüm devletler tarafından desteklenmelidir. Devletler, sığınma talebinde bulunan kişilere insanlık onuruna yakışır bir şekilde adil, etkin ve şeffaf bir koruma sağlamalıdır. Sığınma talebi reddedilen kişiler ise, beden ve ruh sağlığını tehdit edebilecek güvenli olmayan bölgelere geri gönderilmemelidir.
  • Devletler, mülteci durumu uzun süren kişilerin hizmetlere erişebilmesi için güvenli ve yasal bir düzenleme geliştirmelidir. Fakat bu düzenleme, kendi ülkelerinde veya komşu ülkelerde yerinden edilmiş insanlara yönelik ihtiyaca dayalı insani yardımı engellememelidir. Şu anda insanların Avrupa Birliği ülkelerine sığınma talebinde bulunabilmeleri için, tehlikeli yolculukları göze almaktan başka çareleri kalmamıştır. İşte insanlar sırf bu yüzden Akdeniz'de ve dünyanın diğer bölgelerinde derme çatma teknelerden medet umarak hayatlarını denizde riske atıyorlar. Bu tehlikeli yolculuklara son vermenin tek yolu, bu insanlara güvenli ve yasal geçişlerin önünü açmaktır. Sığınma hakkını engellemek hiçbir işe yaramadığı gibi, insanların daha fazla acı çekmesine neden oluyor.
  • Devletler, hem komşu ülkelerde hem de mültecilerin kaçtıkları ülkelere belli bir mesafede uygun koşulları sağlayabilen karşılama merkezlerinin açılması için işbirliğine açık olmalı ve dayanışma içinde hareket etmelidir. Bu karşılama merkezleri, insanların milliyetlerine bakılmaksızın, ayrım gözetmeyen bir şekilde yönetilmelidir. İnsani yardım ihtiyaç temelli olmalı; en savunmasız durumdaki kişi ve gruplara öncelik verilmelidir. Devletler, yerinden edilmiş insanların yasal statülerine bakmaksızın koruma kapsamını genişletmelidir.
  • İnsani yardım sistemi, yerinden edilmiş ihtiyaç sahibi tüm insanlara ulaşabilmek için daha esnek ve bağlam odaklı yaklaşımlar tasarlamalıdır. BMMYK ve uygulamadan sorumlu paydaşları, yerinden edilmiş toplulukları destekleme konusunda daha fazla çaba sarfetmelidir. Aynı zamanda savunmasız grupların daha da zor durumda kalmasına yol açan göç ve mülteci politikalarının hayata geçirilmesine doğrudan ve dolaylı bir şekilde destek verilmesinin önüne geçmelidir. Şu anda Avrupa'ya transit geçiş yapan savunmasız durumdaki pek çok insan, sadece yerel ve uluslararası gönüllülerin iyi niyeti sonucu yardım alabilmektedir ve bu, ne yazık ki yeterli değildir.

Salgın hastalıklara müdahale

Sağlık alanındaki mevcut sorunlar Dünya İnsani Yardım Zirvesi'nde ele alınmıyor. Fakat insani yardım sistemi, şu anda salgın hastalıklara acil müdahale edebilme konusunda son derece hazırlıksız. Bunun bir örneğini, özellikle 2014 - 2015 yılları arasında Ebola krizinde görmüştük. Salgınlara yönelik tıbbi müdahale, tıbbi insani yardım kuruluşu Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) olarak öncelikli faaliyet alanımız olmasına rağmen, [7] bu alanda mevcut sistemdeki eksikliklerinin giderilmesi için çok daha fazla adım atılması gerektiğine inanıyoruz.

Salgın hastalıklar gibi acil tıbbi sorunlara hızla gerekli müdahaleleri geliştirmek, sağlık sistemini güçlendirme süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Ortaya konan çözümler ve geliştirilen müdahale mekanizmaları ise, sistemin etkinliğinin ve kalitesinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Ancak gelişmekte olan ve sağlık sistemi zayıflamış ülkelerde acil tıbbi müdahale kapasitesinin yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda uluslararası toplum, ülkelerin tek başına sorunlara çare bulamadığı, nüfusun bir kısmının ihmal edildiği veya yalnız bırakıldığı durumlarda acil tıbbi müdahale süreçlerindeki eksiklikleri gidermek, teknik danışmanlık veya maddi destek sunmak için daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Sağlık alanında uzun vadeli kalkınma hedeflerine ulaşmak için gerekli adımların atılması son derece önemlidir. Fakat bu hedef, günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde karşılaştığımız acil tıbbi sorunlara eğilmeyi engellememelidir.

Küresel sağlık ve yardım sistemi, şu anda uzun vadeli kalkınma hedeflerine ulaşabilen ülkeleri ödüllendirmeye odaklanmış durumda. Fakat bulaşıcı hastalıkların bir salgına dönüştüğünü dünya kamuoyuna ilan etme konusunda ülkelere yeterli teşvik verilmediğini görüyoruz.  Bir salgınla karşı karşıya kalan ülkeler, ekonomik ve siyasi yaptırımlarla karşılaşmak yerine, salgın hastalıkları zamanında bildirdikleri için ödüllendirilmelidir.

  • Önemli hastalıkların salgın şeklinde baş göstermesini engelleyebilecek izleme mekanizması büyük ölçüde iyileştirilmiştir. Yakın zamanda tanıklık ettiğimiz Ebola salgınını örnek alacak olursak, ilk etapta Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) saha ekiplerinin elde ettiği veriler sınırlı olmasına rağmen, uluslararası bir müdahalenin gerekliliği aşikardı. Ancak bu müdahale hayata geçirilene kadar aylar geçti ve ancak Ebola salgını yadsınamayacak bir boyuta ulaştığında uluslararası destek devreye sokuldu. Yine ancak hastalığın uluslararası önem teşkil eden bir acil kamu sağlığı sorunu olarak kabul edilmesinden sonra uluslararası müdahale geldi. Refah seviyesi yüksek ülkeler kendilerini tehdit altında hissettiklerinde, küresel siyasi öncelikler buna göre yeniden belirlenir. Refah seviyesi yüksek ülkeleri merkeze oturtan, son derece dar görüşlü bir küresel sağlık güvenlik stratejisine odaklanmak yerine, sağlık sorunlarından etkilenen toplulukların ihtiyaçları gözetilmeli ve bu yaklaşım, salgın hastalıklara yönelik küresel müdahale sisteminin temelini oluşturmalıdır.
  • Salgın hastalıklara yönelik hızlı müdahale konusunda Ebola salgınından çıkarılacak dersler[8] henüz tam anlamıyla benimsenmemiştir. Angola'daki son sarıhumma salgınını örnek olarak verecek olursak, vakaların belirlenmesi ve etkili bir aşılama programının hayata geçirilmesi arasındaki sürenin daha kısa olması gerekirdi. Fakat ne yazık ki böyle olmadı. Bunun bir sonucu olarak sarıhumma, bu süre içinde Angola'nın başkenti Luanda'dan önce bütün ülkeye, daha sonra Angola’nın komşusu olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne yayıldı. Şu anda hastalık, gerektiğinde ihtiyaç duyulan aşıların az sayıda olması nedeniyle bölge için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Bu, bir kez daha, ihmal edilen hastalıklara dair yürütülen araştırma ve geliştirme programlarının başarısızlığını gözler önüne sermektedir. Çünkü hiçbir tedavinin bulunmadığı, hızlı tanı kapasitesinin kısıtlı olduğu ve salgın kontrol mekanizmalarının yetersiz olduğu bir hastalıkla yine karşı karşıyayız.
  • Salgın hastalıklar gibi acil tıbbi sorunlar, en sağlam sağlık sistemlerini bile derinden sarsabilir. Kaliteli sağlık hizmetlerinin ve acil müdahalenin zamanında temin edilmesi insani bir zorunluluktur ve bir istisna olmamalıdır. Ülkeler, salgın hastalıklarla karşı karşıya kaldıklarında, sağlık sistemleri ne durumda olursa olsun, uluslararası dayanışmanın ve etkili tıbbi insani yardımın gücüne güvenebilmelidir.

[1] [1]“Afet müdahalesi açığı” hakkında daha fazla analiz için: https://emergencygap.msf.es/

[2] Sınır Tanımayan Doktorlar’ın “Avrupa Yolunda Engelli Parkur” raporuna bakınız.

[3] Daha fazla analiz için: “To Stay and Deliver? The Yemen humanitarian crisis 2015” (Kalmak ve Yardım Götürmek? 2015 Yemen İnsani Krizi)

[4] Bakınız: “Avrupa, sığınma hakkına sırtını çevirme #insanlarıavrupayakabuledin” 

[5] Kenya Hükümeti'nin bildirisi: http://www.interior.go.ke/?p=3113#.VzNbbQ7X9oY.twitter

[6] Sınır Tanımayan Doktorlar’ın “Avrupa Yolunda Engelli Parkur” raporuna bakınız.

[7] Sınır Tanımayan Doktorlar’ın salgın hastalıklara müdahaleyi konu alan raporuna bakınız: “Epidemics: Neglected emergencies?(Salgın Hastalıklar: İhmal Edilen Acil Durumlar?) 

[8] Sınır Tanımayan Doktorlar’ın Ebola’yla mücadelesini incelemek için bakınız: "Pushed to the limit and beyond" (Sınırları zorlamak ve sınırların ötesine geçmek) 

Yorum Yapın