Can yeleklerinin en küçükleri

Courtney Bercan - MSF

Her yıl binlerce aile çok tehlikeli bir deniz yolculuğuna çıkarak Akdeniz’i aşıp Avrupa’ya varmaya çalışıyor. Kanadalı hemşire Courtney Bercan, Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) arama-kurtarma gemisi Dignity I’de görev yaptığı dönemde tanıştığı küçük yolcuları anlatıyor (EN).

"Dilerim bu gülüşler sizi de gülümsetmiştir"

26 Ekim 2016 – Courtney Bercan

Ailesiyle birlikte Türkiye’den bindiği tekneyle Yunanistan’a varmaya çalışırken boğulan 3 yaşındaki Alan Kurdi’yi unutmamışsınızdır. Kıyıya vurmuş bedeninin fotoğrafı tüm dünyada infial yaratmıştı. Kendi evlerinde emniyet içinde o fotoğrafı görenler, kimi ailelerin savaştan kaçabilmek için neleri göze aldığını ve Avrupa’nın mültecilere yönelik politikasının sonuçlarını fark ettiler.

Bu çocuğunun fotoğrafına herkes gibi acıyla, dehşetle baktığımı hatırlıyorum. İki güzel yeğenim var, onların böyle güvensiz botlarla denize açıldığını hayal etmeye çalışmıştım. Acaba benim ağabeyim hangi şartlar altında, sadece birkaç ay içinde binlerce insanın öldüğü bir denizde böyle elverişsiz bir araçla, can yeleksiz yola çıkmayı, çocuklarını böyle bir tehlikeye atmayı göze alabilirdi?

Bir annenin veya babanın bu kadar yüksek bir riski almaya hangi noktada karar verdiğini merak etmiştim. Sonra okuduğum bir röportaj durumu anlamamı sağladı. O Suriyeli kadının sözleri aklımdan çıkmıyor. Şöyle demişti:

“Hiçbir anne, eğer bulunduğu yerde kalmak böyle bir botla denizi aşmaya çalışmaktan daha tehlikeli olmasa, çocuklarını o bota bindirme riskini göze almaz.”

Bu yürek burkan durum, Dignity 1 gemisine aldığımız yolculardan tekrar tekrar duyduğum bir gerçek.

Üç gün önce, denizde sürüklenen botlardan kurtarılmayı bekleyen normalden çok daha fazla sayıda mülteciyi gemimize aldık. Bu göreve başladığımdan beri gemide hiç bu kadar çok çocuk olmamıştı. Küçük yolcularımızın arasında erken doğmuş 5 günlük ikiz erkek bebekler de vardı.

Bir kadının, kucağında battaniyeye sarılmış iki küçücük paketle gemiye bindiğini görünce hemen alarma geçtim.

MSF’yle Kongo’da çalıştığım dönemden, unutmak istediğim benzer sahneler gözümde canlandı. Bebekler bize ulaştığında sıklıkla geç kalınmış oluyordu. Bu iki küçük bebek için de öyle olmadığını diledim ama bir yandan da Libya’dan çıkılan deniz yolculuklarının herkes için çok tehlikeli, bebekler içinse daha da riskli olduğunu biliyordum.

Annesi ilk küçük oğlanı battaniyeden çıkardığında nasıl rahatladığımı anlatamam. Bebeğin vücudu ılık, rengi, bedeninin yumuşaklığı ve solunumu normaldi, fakat ne kadar küçük bir bebekti bu!

İkinci bebeği görünce onun daha da küçük, daha da narin olduğunu fark ettim. Üstelik durumu ikizi kadar iyi değildi. Bebek aşırı halsizdi, vücudu serindi ve apneli nefes alıyordu (nefesi ara sıra kesiliyordu).

Annesiyle ten teması sağlayarak bebeği biraz ısıtınca durumu düzeldi. Fakat bu sefer de fazla sıcaktı, demek ki vücut sıcaklığını ayarlayamıyordu.

Bıngıldağı (bebeklerin başında kafatasının henüz örtmediği yumuşak kısım) içe çöküktü, bu da susuz kaldığını gösteriyordu ama bebek meme emmiyordu.

Tam teşekküllü hastane şartlarında bile böyle bir durum tehlikelidir. İtalya’ya ulaşmamız iki gün süreceği için bebeğin gemimizde ona sağlayabileceğimiz tıbbi bakım imkanından çok daha ciddi bir yardıma ihtiyacı vardı. Durumunu stabilize edip onu olabildiğince hızlı bir şekilde hastaneye ulaştırmaya çalıştık.

Neyse ki ekibimiz hemen tıbbi tahliye ayarlayabildi ve bebeği (helikopterle) bir saat içinde daha iyi tıbbi imkanlara ulaştırabildik. O zaman hepimiz rahat bir nefes aldık.

İkiz eşi olarak erken doğmak dünyanın neresinde olursanız olun risk demektir. Gelişmekte olan bir ülkede, hiçbir tıbbi yardım imkanı olmadan ikiz eşi doğmak ise çoğu kez hiç yaşama şansı olmamak demektir. Bu bebeği hızla hastaneye ulaştıramasaydık şüphesiz hayatını kaybedecekti.

En küçük iki yolcumuzu hastaneye yetiştirebilmiş olmanın huzuruyla, gemimiz tam kapasite dolu halde İtalya’ya doğru yol aldık ve 435 yolcumuzun hepsini dün gece güvenli bir limana indirdik.

Hemşire olarak, bazen tedavi sırasında durumun ciddiyetini tam olarak kavrayamayabiliyor, duyguyu yaşayamıyor insan (hele de 400’den fazla hastaya koşarken). Bazen duygular arkadan geliyor...

Şimdi güneş batıyor, gemimiz boş ve sessiz. Artık adrenalin yerini yorgunluğa bırakıyor ve ben nihayet bu kurtarma operasyonunda yaşadıklarımız üstüne düşünmeye başlıyorum.

Saha koordinatörümüz bir Kanada medya kuruluşuna ikizlerin hikayesini anlatırken ağlamaya başladım. O küçük oğlanın atlattığı tehlike, annesinin onu Libya’da hapsedilmişken, hiç yardım almadan doğururken yaşadığı çaresizlik yüreğimi burktu.

Bu bebeği ve daha nicelerini İtalya’ya güvenli ve insan onuruna yaraşır şekilde ulaştırabildiğimiz için çok mutluyum.

Çocuklar, yaptığımız güç ve kimi zaman yıpratıcı işi çok ama çok değerli kılıyor.

İkizler çok özel ve mutlu bir hikayeyle meşhur oldular ama aslında bu gemiden medyanın hiç görmediği daha pek çok çocuk gelip geçiyor. Her birinin kendine has kişiliği, benzersiz özellikleri var ve onlar da dünyanın tüm çocukları gibi hoplayıp zıplıyor, koşturup yaramazlık yapıyor.

Bugün size Dignity 1 gemisine binen ve en küçük can yeleklerini giyen yolcularımızı tanıtmak istiyorum. İşte bu kurtarma operasyonunda tanıma şerefine eriştiğim ve birlikte vakit geçirdiğim çocuklardan bazıları:

(Fotoğraflar ve burada paylaşılan tüm bilgiler için ebeveynlerden izin aldım, ama bunun yanında tedbir olarak isimleri ve bazı ayrıntıları değiştiriyorum.)

Adı: Adele (sağda)

Yaşı: 8

En sevdiği yemek: Bisküvi

En sevdiği etkinlik: İngilizce öğrenmek – bütün alfabeyi yazabildiği için gurur duyuyor!

Büyüyünce ne olmak istiyor?: Doktor ( 'Hemşirelik de güzel' dedim ama doktorlara da ihtiyacımız var tabii... 😉 )

Yolculuğu: Babası ve 16 yaşındaki ablasıyla seyahat ediyordu. Denize açılırken kızlar babalarından ayrı bir bota bindirildiler. Babaları, kızlar yanında olmadığı için haklı olarak çok endişe etti ama neyse ki kızları da başka bir kurtarma gemisinde bulup babalarıyla bir araya getirebildik. O günkü karmaşa içinde mucize sayılır bu. Babaları kızlara kavuşunca öyle mutlu oldu ki resmen yüzü aydınlandı, kızlar gemiye binerken baba hoplayıp zıpladı!

 

Adı: Simone (solda)

Yaşı: 7

En sevdiği etkinlik: Boyama

En sevdiği renk: Beyaz

Büyüyünce ne olmak istiyor?: Mühendis

Avrupa’ya gidince en çok ne yapmak istiyor?: Üstünü değiştirmek. Alışverişe çıkmak.

 

Adı: Donat

Yaşı: 8 aylık

Yolculuğu: Annesi ve babasıyla Darfur’dan geliyor. Anne-babası kızları savaşın içinde büyümek zorunda kalmasın diye bu yolculuğa çıkmış.

Sevdiği şeyler: Zıplamak ve annesini seyretmek

Sevmediği şey: Diş çıkarmak

 

Adı: Eben

Yaşı: 6 haftalık

Sevdiği şeyler: Süt içmek, uyumak, parmağını emmek.

Sevmediği şey: Mamasının hazırlanmasını beklemek.

Yolculuğu: Küçük Eben, sevgi dolu babasıyla beraber yolculuk ediyor. Annesi onu Libya’da hapis tutulurken doğurmuş ve doğumun ardından durumu iyi olmadığı halde tıbbi yardım alamamış. Ne yazık ki Eben daha bir aylıkken annesi hayatını kaybetmiş. Bebeği onun yerine başka bir kadın emzirmiş.

 

Adı: Micky

Yaşı: 2,5

Bu fişek gibi çocuğa ayrı bir paragraf gerek. Gemiye biner binmez aile bölümünü araştırmaya daldı ve en son akşam gemiden inerken babasının kucağında uyuyakalana kadar da bir an durmadı.

Micky

Micky kıkır kıkır gülmeyi ve insanlara komik suratlar yapmayı seviyor. Koşturup zıplamayı seviyor, fotoğrafının çekilmesineyse BAYILIYOR. Kendi fotoğraflarını görünce sevinç çığlıkları atıyor.

Micky o kadar hareketli ki dün aile bölümüne bez götürüp de onu koştururken, oraya buraya tırmanırken veya yaramazlık peşinde görmeyince annesine sordum, nasıl bir numara bulmuştu da bu çocuğu nispeten sabit tutmayı başarmıştı acaba?

Annesi gülerek oğlanın bacağını gösterdi. Micky’nin ayak bileğine bir ip dolamış, böylece uzaklara kaçmasını engellemişti. Çoktandır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Böylece anne nihayet biraz dinlenebildiği için çok mutluydu, Micky de her zamanki gibi neşeyle takılıyordu.

Fotoğrafın sol alt köşesine bir bakın, şu çocuğun bir yerde durmasını sağlamanın tek yolu olan dahiyane çözümü, bileğine bağlı etekliği göreceksiniz.

 

İkizler (Anneleri o sırada henüz isim koymamıştı):

Yaş: 5 günlük

Ve işte en küçücük yolcularımız. Her biri 1,6 kilogram bile değil. Onların sevdiği veya sevmediği bir şey yok henüz, en sevdikleri rengi bilmelerine de daha birkaç yıl var. Büyüyünce ne olacaklarını uzun süre kimse soramayacak ama dilerim büyük hayaller kurar ve hayallerini gerçekleştirmek için her türlü imkana sahip olurlar.

Adı: Isaac

Sevdiği şeyler: Sarılmak ve annesinin kucağında uyuyakalmak

Sevmediği şeyler: Annesi yanında olduğu sürece Isaac’in sevmediği bir şey olacağını sanmıyorum. Annesi üç gün boyunca bizim için çevirmenlik yaparken Isaac hep kucağındaydı ve bir kere ağladığını görmedim.

Yolculuğu: Annesi, oğluyla birlikte sağ salim Avrupa’ya varabileceğinden birkaç kere cidden şüphe etmiş. Libya’ya ulaşana kadar çöllerde uzun bir yol kat etmişler ve Libya’da da korku dolu günler geçirmişler. Denizde botla yol almak dehşet vericiymiş. Annesine Avrupa’ya gidince ne yapacağına dair planlarını, fikirlerini sordum, o kadar uzun boylu düşünmediğini söyledi.

Isaac

Tek derdi Avrupa’ya sağ ulaşmaktı. Bir insanın, kucağında kıymetli bebeğiyle böyle konuştuğunu görmek insanın içini acıtıyor.

Isaac’ın annesi olağanüstü güçlü bir kadın. Gemide bulunduğu sürece, başka türlü iletişim kuramadığımız hastalarla konuşabilmemiz için çevirmenlik yaparak müthiş bir katkıda bulundu. Bu süre boyunca Isaac annesinin kucağında hoplayıp kıkırdadı – onlarla gemide olmak mutluluktu bizim için.

 

Yorum Yapın