Dr. RIjnIerse'nin Kaleminden: Akdeniz'de Boğulmanın Eşiğinde

Dr. Erna Rijnierse, hemşire Mark Leirer ile birlikte, 22 Temmuz'da Akdeniz'deki göç sırasında hayatını kaybeden 22 kişi için düzenlenen anma töreninde. © Alva White/MSF

Dr. Erna Rijnierse, hemşire Mark Leirer ile birlikte, 22 Temmuz'da Akdeniz'deki göç sırasında hayatını kaybeden 22 kişi için düzenlenen anma töreninde. © Alva White/MSF

MSF ve SOS MEDITERRANEE’nin ortak arama kurtarma gemisi MV Aquarius’ta görev yapan Dr. Erna Rijnierse, 20 Temmuz'da 209 kişinin kurtarıldığı, 22 kişinin hayatını kaybettiği kurtarma operasyonunda yaşananları ve hissettiklerin anlatıyor. 

Çarşamba günü Deniz Arama Kurtarma Koordinayon Merkezi MRCC’den bir telefon aldık. Bize bir helikopterin denizden yaralı tahliyesi yaptığını ve kurtarma operasyonunda yardımımıza ihtiyaçları olduğunu söylediler.

Henüz o sırada büyük bir geminin batmak üzere olan kauçuk mülteci botundan 48 kişinin kurtarıldığını bilmiyorduk. Bunun gibi birçok ayrıntıyı daha sonra öğrenecektik.

Ben ve ekipten bir arkadaşım bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmiştik; içimizde kötü bir his vardı. Bu her zamanki kurtarma operasyonları gibi olmayacaktı. Daha sonra bunun doğru olduğunu gördük...

Bota yaklaşırken ilk fark ettiğimiz şey sessizlikti ve bu hiç normal değildi.

Çünkü normalde bir bota yaklaştığınızda insanlar size seslenir, bağırır, el sallarlar. Deniz arama kurtarma ekiplerinin onları fark etmesi için elinden geleni yaparlar. Ama bu defa denizde ürpertici bir sessizlik hakimdi ve kimse konuşmuyordu.

Sessizlikle beraber fark ettiğimiz bir diğer şeyse, başımızı döndüren keskin yakıt kokusuydu.

Bota iyice yaklaştığımızda bize bot içinde cesetler olduğunu söylediler. Kaç tane olduğunu belirtmediler.

Daha sonra bottakilerin üzerinde doğru düzgün can yeleği olmadığını fark ettik ve hemen can yelekleri dağıttık. Hala botta kaç ceset olduğunu bilmiyorduk.

Bota çıkmak için izin istedim. Bottaki su bileklerime kadar geliyordu. Ağır yakıt kokusuna idrar ve ne olduğunu çıkaramadığım bir koku daha karışmıştı.

Bir cesede basmadan ilerleyebilmek için çok çaba sarf ettim. Yerdeki cesetlerin çoğunun kadınlara ait olduğunu fark ettim.

Bu kadınların ölüp ölmediğini anlamak için hızla hepsini kontrol ettim. Bazıları çoktan sertleşmiş, katılaşma evresine geçmişlerdi. Ölümlerinin üzerinden zaman geçtiği belliydi ve ölürken nasıl acı çektiklerini gözlerinde görebiliyordunuz.

Tıbbi açıdan bu kişiler için artık yapılabilecek hiçbir şey olmadığı kesindi. Ben de bu korkunç yolculuktan sağ kurtulanlarla ilgilenebilmek için kurtarma aracına döndüm. Muhtemelen havaya yayılmış yakıttan dolayı birçok kişinin gözleri yanıyordu.

Daha da önemlisi botta hayatta kalabilmek için ciddi mücadele ettiklerini görebiliyordunuz. Neredeyse herkesin bacakları ve kollarında tırnak izleri vardı. Yaklaşık 10 kişinin kolları ısırık içindeydi.

Onların nasıl bir kaosun içinden çıkıp geldiklerini düşünmek bile bana hala acı veriyor. O anda hepsinin boş ve ifadesiz gözlerle bize baktığını hatırlıyorum.

Güvertedeki insanlar denizdeki yaşam mücadelesinden dolayı ciddi bir travma yaşamıştı. Yaşadıkları şokun kaynağı, ne Sahra Çölü’nde yaptıkları uzun yolculuk, ne de Libya’da kaldıkları süre boyunca maruz kaldıkları insanlık dışı muameleydi...

Onları bu hale getiren, bizim hayal bile edemeyeceğimiz korku ve risk dolu deniz yolculuğuydu

Gemiye çıktıktan sonra herkesin fotoğrafını çektik ve yolculuk sırasında vücutlarında oluşan yaraları tedavi etmeye başladık. İtalyan yetkililere verilmek üzere ölenlerin tahmini yaşlarını ve diğer kişisel detayları içeren bir rapor hazırladık. Ama ne yazık ki yalnızca bir cesedin kimlik tespitini yapabildik. Ölenlerin botta tanıdıkları olmadığı için diğerleri hakkında hiçbir şey öğrenmedik. Yüzlerine sabitlenmiş acıyla gözümüzün önünde yatan ölülere tekrar baktık. Bazıları nefessiz kaldığı için bademcikleri dışarı doğru fırlamıştı. Hayatta kalanların, bu insanları bu şekilde can verirken görmesinin ne kadar korkunç olduğunu hayal bile edemiyorum.

Kimlik tespitini yapabildiğimiz tek kadını, hayatta olan kocası teşhis etti. Bir akrabasıyla beraber yola çıkmış başka biri daha vardı; ama yüzler bozulduğu için akrabasını kesin olarak teşhis edemedi. Ne yazık ki bu kişilerin geldikleri ülkelerde diş veya DNA kayıtları tutulmuyordu ve bu bilgiler olmadan kimliklerini tespit etmemiz imkansızdı.

Bize söylenene göre genç kadınlar Nijerya’dan gelmişti. Bazılarıysa çıktıkları uzun yolculuğun bir noktasında karşılaşmış ve bu şekilde tanışmışlardı.

Bunca zaman botun alt kısmındaki ahşap taban ve plastik zemin arasında sıkışarak yolculuk ettiklerini, yakıtla karışık deniz suyu ağızlarına dolduğu için nefessiz kaldıklarını anlattılar. Hepsi boğulmanın eşiğinde yolculuk etmişti...

Bu genç kadınların çoğu bir süre Libya’da gözaltında kaldıktan sonra yola çıkmıştı. Gözaltı süresince aç ve susuz bırakıldıkları için bünyeleri çok zayıflamıştı. Bünyeniz bu kadar zayıfken deniz yolculuğu sırasında hayatta kalmak için nasıl mücadele edebilirsiniz?

Tüm bu zorluklara rağmen hayatta kalanların tedavisine odaklanmamız gerekiyordu. Biz de bu gibi durumlar için İtalya sahilinde hazır bekleyen MSF’nin psikososyal destek ekibini yardıma çağırdık. Ertesi gün Trapani’de buluşacak ve cesetleri İtalyan yetkililere teslim edecektik.

Akdeniz'deki tehlikeli göç yolculuğunda hayatını kaybeden 21 kadından biri...

Akdeniz'deki tehlikeli göç yolculuğunda hayatını kaybeden 21 kadından biri...

Benim için asıl kabullenmesi zor olan, hatta sinirlerimi bozan gerçek, bu kadınların Avrupa’ya kaçmaktan başka hiçbir şansı olmadığı için korkunç bir ölümle yüzleşmiş olduklarını bilmekti.

Cansız bir yüze bakmak elbette çok zor ama kimliğini belirleyebilmek için baktığınız bu yüzlerin ölüme yaklaşırken neler yaşamış olabileceklerini, arkalarından yas tutacak kimseleri olup olmadığını düşünmek bizi daha çaresiz hissettiriyor.

Bunu kabullenemiyorum...

Dün gerçekten çok öfkeliydim. Bu insanları sınırlarından uzak tutmak için geliştirilen dışlayıcı ve ayrımcı göç politikalarına öfkeliydim. Bu kadınlar kaçakçılara canlarını emanet etmek yerine, aynı parayla uçak bileti alabilir ve rahat bir şekilde İtalya’ya varabilirlerdi. Bu durumda bile zaten evlerini terk etmenin acısını yaşamış ve bunun için ciddi bedeller ödemiş olacaklardı.

Ama en azından binlerce kilometrelik çölü aç ve susuz bir şekilde aşmak zorunda kalmayacak, yol boyunca tecavüze uğramayacak, taciz ve aşağılamalara maruz kalmayacaklardı. Onlara güvenli ve yasal bir geçiş seçeneği sunulsaydı, gecenin bir yarısı silah zoruyla bir bota istiflenmek ve ölüm riski taşıyan bir deniz yolculuğu sonunda boğularak ölmek zorunda kalmayacaklardı.

Böylesine büyük bir çaresizlik içinde olan bu insanların, ölüm riski çok yüksek olan bir yolculuğa zorlanmış olması beni inanılmaz öfkelendiriyor. Üstelik bu insanların hiçbir suçu yok... Tek yaptıkları, doğal bir insani refleks ve güvenli bir yaşam umuduyla Avrupa’ya ulaşmayı istemekti.

Onlar, önlerinde uzun bir hayat olması gereken ve bu umutla yola çıkmış sıradan insanlardı...


Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) ve SOS MEDITERRANEAN’ın ortak arama kurtarma gemisi MV Aquarius tarafından kurtarılan 24 yaşındaki Nijeryalı Mary'nin denizdeki ölüm-kalım savaşını bu bağlantıdan okuyabilirsiniz. 

Akdeniz’deki bir mülteci botunda ölümle yaşam arasında gidip gelen David de, 20 Temmuz'da ölümcül deniz kazasından sağ kurtulanlar arasındaydı. O günkü yaşam mücadelesini kendisinden dinlemek için bu bağlantıyı tıklayabilirsiniz.

Yorum Yapın