“Derhal doğumhaneye!”

Daniel Campbell ve Luise Jaehne'nin yazısı

Sınır Tanımayan Doktorlar'ın (MSF) lojistikçisi Dan, ilk müdahale alanında eğitimli ve deneyimli bir çalışan. Doğum hakkında bilgisi az olduğu için Ebe Luise’ten birkaç şey öğrenmek istemiş, derken kendini hayati tehlike bulunan bir acil durumun içinde bulmuş. İki kişinin birlikte anlattığı bu hikâyede Güney Sudan’da, Leer’de bir doğumhanede, hayatta kalma ihtimali düşük bir anne ve bebekle beraberiz.

Dan:

“Dan! Derhal doğumhaneye!”

Sakin ama kesin konuşan bu ses telsizden geliyor. Su şişemi masanın üstüne bıraktığım gibi doğumhaneye koşuyorum. Ebe değilim ben. Lojistikçiyim.

En büyük korkular

Tıpla ilgili ne varsa öğrenmeyi hep isterim. Acil medikal teknisyenliği, sağlık ekibi kurslarına katıldım, İngiltere’de ilk müdahale ekibi üyesi olarak Sağlık Bakanlığı’ndan eğitim aldım ama bu kurslara gebelik ve doğum konusuna çok az değinildi. Ülkem İngiltere’de en büyük korkum doğuma müdahale etmek zorunda kalmaktı, çünkü ne yapacağımı bilmiyordum.

Bir gün önce akşam sohbet ederken bu konudaki zır cahilliğimi sergileyen sorularım üstüne, MSF ekibindeki ebe Luise bana temel konuları öğretmeyi nezaketle kabul etti. Böylece, ülkeme döndüğümde böyle bir olayla karşılaşırsam daha hazırlıklı olacaktım. Eğitim amaçlı pelvis modeli ve bir oyuncak bebekle sıfırdan başladık çalışmaya…

Plasenta previa

Luise önce bebeğin olası üç duruş şeklini gösterdi bana, sonra doğumun nasıl yapıldığını anlatmaya başladı. Kısa sürede komplikasyonlu doğum konusuna geldik. Şimdi Leer’de karşılaştığı vakalardan örnekler vererek anlattı Luise konuyu: Önceki gün gebelik ve doğum bölümüne gelen bir kadında, kaygı verici bir durum varmış. Adına “plasenta previa” denen bu durumda, bebeği besleyen plasenta bebeğin önünde durarak çıkışı –rahim ağzını- kapatıyor, bu da doğumu zorlaştırıyormuş.

Leer'deki imkânlarımız çok sınırlı: Ameliyathanemiz yok, yani sezeryan yapamıyoruz. Kıt bilgimle bile böyle bir durumda çocuğun yaşamasının güç olduğunu tahmin ettim. Luise’den aldığım cevapsa, düşündüğümden de kötüydü: Annenin de, bebeğin de sağ kalması zordu. Birkaç dakika sessizce oturduk, imkânların bu kadar sınırlı olduğu bir yerde çalışmanın ağırlığı üstüne düşündük. Sonra, zor bir doğumla dünyaya gelen bebeğe hemen yapılması gereken müdahale konusunda geçtik.

Luise:

Dan’e doğum hakkında temel bilgiler verip olabilecek acil durumları anlatırken, aklımda başka şeyler de vardı aslında:

  • Dan temel tıp eğitimi almış,
  • Gebelik ve doğum konusunu öğrenmeyi samimiyetle istiyor,
  • Zaten her konuda, her zaman yardıma hazır biri.

O halde, gerektiğinde bana yardım edebilir! Bizimki gibi küçücük bir saha programında bir kişinin daha el uzatmasına her zaman ihtiyaç var. Ama yine de bir gece öncenin teorik eğitimini hemen uygulamaya geçirmeyi düşünmüyordum doğrusu…

Kısa ve önemli bir sözcük

O sabah, önceki akşam beni kaygılandıran hastanın dışında, kısmi plasenta previa durumunda bir kadın daha geldi. Daha 7 aylık hamileydi ve doğum başlamıştı bile.

Plasenta previa tanımının önündeki o kısa ve önemli sözcük, “kısmi” sözcüğü, kadının bu doğumdan sağ çıkma ihtimalini ifade ediyordu.

Geceleyin kanaması başlamış, kadın gün doğar doğmaz kliniğe gelmeye karar vermiş. Neyse ki kadınların hamilelik sırasında neyin normal olup neyin olmadığına dair genellikle sağlam bir kavrayışları var. Bu kadın da durumunun tehlikeli olduğunu hemen anlayıp bizim merkezimizden yardım istedi.

Yüzündeki korku

Memleketim Almanya’da olsak her türlü donanımımızla böyle bir duruma hazır olurduk. Sağlıkla ilgili çeşitli alanlardan kocaman bir ekip, süreç içinde ortaya çıkacak görevleri yerine getirir, ekipte elbette benim gibi bir de ebe olurdu. Ama Leer’de çadırda çalışırken durum çok başka.

Doğum ekibimiz işinde mahir ve canla başla çalışıyorlar, ama kendi ülkemde sahip olduğum kaynakların çoğuna sahip değilim burada.

Annenin kanaması olursa ona kan veremem. Erken doğan bebekleri koyacak kuvözüm yok. Su bile akmıyor burada!

Hal böyleyken, Leer’de bir ebe olarak amacım daima annenin sağ kalmasına öncelik vermek ve bu bazen bebeğin hayatı pahasına olabiliyor.

Ekibimle birlikte, durumunun hayati tehlikesi olduğunu bu anne adayına olabildiğince sakin bir şekilde anlattık. Hem kendisinin hem de doğmamış bebeğinin şu birkaç saatten sağ çıkamayabileceğini anlayınca duyduğu korku, yüzünden okunur oldu…

Yine öyle bir gün

İşe koyulduk ve bu erken doğuma elimizden geldiğince hazırlandık. Bu arada annenin çok fazla kan kaybetmesini önlemek için doğumu hızlandırmaya başladık.

Sürecin başında işler yolunda yürüyor gibiydi. Böylece gözümüzü o kadından ayırmadan, doğum bölümündeki diğer hastalarla da ilgilenmeye devam ettik. Her biri hamilelikle ilgili başka bir komplikasyon yaşayan birçok hastamızın olduğu “öyle günlerden” biriydi.

Yardım çağrısı

Fakat, hiçbirimizin beklemediği kadar kısa süre içinde kadın birden bebeği itmeye başladı!

Güney Sudanlı ebelerden Sarah tam zamanında yetişip ufacık ve çok halsiz bebeği yakaladı. Doğumun bu kadar hızlı olmasına hiçbirimiz hazır değildik. O sırada doğumhanede sadece Sarah ve ben vardık ve yardıma ihtiyacımız olduğu belliydi. Hem anneyi hem bebeği yaşatmak için derhal destek bulmalıydık.

O zaman… ne yapayım? Yardım isteyim! Tamam… Kim var? Lojistikçi Dan!

Bir elimde, göbek kordonuna hâlâ bağlı, yeni doğmuş bebek, diğer elimle telsizi aldım ve sadece gerektiği kadar konuştum: “Dan! Derhal doğumhaneye!”

Dan:

Deneyimlerimden biliyorum ki, acil bir duruma giderken hızlı olmak önemliyse de, koşarak içeri dalmanın bir faydası yoktur. Düzenli adımlarla koşuyorum, sonra hızlı yürüyüşe geçip doğumhaneye varırken nefesimi toparlıyorum. Köşeyi dönüp, karmaşaya doğru yüksek sesle duyuruyorum: “Geldim Luise!”

Sükûnet

İşe bakın ki alışık olduğum şekilde, benimki kadar yüksek bir bağırışla gelmiyor cevap. Sakin, kendine hakim ama yetki yüklü bir ses “Tamam,” diyor, “ilk işin, bir masa aç.”

“Oldu! Şimdi!?!”

Yine, bağırıp çağırarak gelen bir emir yerine sakin ama kesin bir yönerge geliyor. Doğumhanenin dolabından ekipman getirmem söyleniyor. Bu işe koyulurken beni etkileyen iki şey var. Birincisi, önceki gün öğrendiklerimi gayet iyi hatırlıyor olmam. İkincisi ve çok daha etkileyici olanıysa Luise’in sadece sesini kullanarak bu son derece karışık ve gergin durumu yatıştırabilmesi. Çok geçmeden içerisi o kadar sessiz bir hale geliyor ki, ekipmanları alıp masaya giderken kendi nefes sesimi duyabiliyorum.

Luise’in talimatlarıyla ona pamuklu bir bez veriyorum, bebeği buna sarıp onu masaya bırakıyor. Ben bu arada oksijen konsantratörünü kurup nazal kanülü bebeğin yüzüne yerleştiriyorum. Kafamda aynı anda birçok şey var:

Birincisi, bebek o kadar küçük ki, burnuna girmesi gereken uçlar onun ufacık burun deliklerine büyük gelecek neredeyse.

İkincisi, çocuğun cinsiyetini bilmiyorum ama ondan nesne gibi bahsetmek beni rahatsız ediyor (İngilizcede kişilerden “o” diye bahsederken zamir cinsiyete göre ayrılır, cinsiyeti bilinmeyen bebekler için kullanılan “it” zamiri nesneler için kullanılan zamirdir – çn).

Üçüncüsü, önceki akşam konuştuklarımızı hatırladıkça içim hüzün doluyor. Bu çocuğun hayatta kalma ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu düşününce donup kalacak gibi oluyorum. Gözyaşlarımı tutup işe odaklanıyorum: Luise, hemşire ve ben hep birlikte bebeğe oksijen veriyoruz.

Luise birden perdenin ardında kayboluyor, annenin yanına dönüyor. Hemşireyse başka bir bölümde başka bir acil duruma çağrılıyor. Kaldım bebekle bir başıma. Tam panikleyecektim ki o yatıştırıcı ses yine yönergeler vermeye başlıyor:

“Dan, benim anneyle ilgilenmem gerek. Bebeğin nefesini takip et, onu sıcak tut.”

Anlatılan olayın geçtiği yer işte burası: Sınır Tanımayan Doktorlar'ın (MSF) Güney Sudan'da, Leer'deki tesisi. Nisan 2019'da hizmete giren bu tesiste acil sağlık hizmetleri, doğum ve üreme sağlığı hizmetleri veriliyor. Fotoğraf: Sarah Pierre, Nisan 2019.

Luise:

Şu ufacık yenidoğanın, bu dünyaya böyle hızlı bir şekilde gelmiş olması sayesinde belki de hayatta kalma şansı olabilir, diye düşünüyorum. Az da olsa…

Fakat yine bu hızlı doğumdan dolayı biraz da çaresiz kalmış durumdayım. Bir elimde bebek, ağzımı kullanarak diğer elime eldiveni geçirmeye çalışıyorum, bir yandan da aynı benim gibi afallamış olan Sarah’ya doğum kitini getirip göbek kordonunu kesmesini söylüyorum. Donakaldığımız o birkaç saniye içinde bir plan yapabildim neyse ki.

Plan

Sarah göbek kordonunu keserken Dan doğumhaneye geldiğini bildiriyor. Acil durumlarda tecrübesi olduğunu hemen hissediyorum, doğumhaneye girer girmez geldiğini duyuruyor çünkü: “Geldim Luise!”

Oh! İçim rahatlıyor. Bu işi becerebileceğimizi biliyorum. Bebeğin nabzı yavaş yavaş güçleniyor; kendi başına nefes almaya çalışıyor; belki de yaşayabilir!

İlk talimatım basit ama çok gerekli. Resüsitasyon (hayata döndürme) masamız yok, CPR (kalp masajı: kardiyopulmoner resüsitasyon) yapmak içinse temiz ve sağlam bir yüzeye ihtiyacımız var. Şu an mevcut tek düz yüzey, bu iş için kullanmayı hiç de istemeyeceğim bir yüzey: Yerler!

Dan masanın üstünü açıyor ve doğum masasının doğumhanenin geri kalanından ayıran perdenin ardından bana bakıyor. Bebeğin çoktan doğmuş olduğunu görünce yüzünde bir hayret ifadesi beliriyor. Ama şaşkınlığa kapılmayıp hemen yardıma koyuluyor. Bu arada bir hemşire daha geliyor, üçümüz beraber bebeğe kalp masajı yapıyoruz. Ne mutlu ki ilk öngörüm doğru görünüyor:

Bebeğin nabzı yavaş yavaş güçleniyor; kendi başına nefes almaya çalışıyor; belki de yaşayabilir!

Güven

Birkaç dakika sonra hemşirenin gitmesi gerekiyor. Dan’i bebeğin oksijen satürasyonunu takip edip sıcak tutmak üzere tek başına bırakabilirim, ona güvenim tam. Bir şey değişirse bana hemen haber verecektir, biliyorum. Annenin durumuna acilen müdahale etmem lazım. Yere şıpır şıpır kan damlıyor, kesintisiz ve uğursuz bir ses. Plasenta hâlâ rahmin içinde. Kanamayı durdurmak için plasentayı mutlaka oradan çıkarmamız lazım… Çok şükür, gerekli işlemleri yapınca kadının kanaması duruyor.

Şimdi benim başka bir kadınla ilgilenmem lazım, onun da durumu kritik. Dan’in yenidoğan bebeğe iyi bakacağını biliyorum.

Dan:

Önceki gün öğrendiklerimden biliyorum ki şu anda bu çocuk için korkulacak temel şeyler oksijen satürasyonunun veya vücut sıcaklığının düşmesi. Gözüm kan/oksijen seviyesini ölçen puls oksimetrede, ellerimi bebeğin üstüne koyarak onu sıcak tutuyorum. Güney Sudan sıcaklarına alışık olmayan İskoç ellerim, buraya geldiğimden beri hep sıcak. Beni rahatsız eden bu durum şimdi işe yarayacak işte!

Luise’in bu bebeğin annesi dışında bakması gereken bir kadın daha var, onun da durumu ağır, biliyorum. Bebeğin durumunu birkaç dakikada bir ona bildiriyorum. Üstelik, hayretle ve sevinerek görüyorum ki çocuk sıkı duruyor. Vakit geçtikçe, “başarabilir, hayatta kalabilir” diye düşünmek ağır basıyor bende. Fakat böyle demenin faydası yok, biliyorum.

O duyguyu içimden atmaya çalışırken, bebek gözlerini açıyor!

Cahilliğimden afallıyorum. Ben bebekler gözlerini ancak doğumdan birkaç gün sonra açar sanıyordum. Bebeğin gözlerine bakıyorum, şaşkınım.

Göbek bağı

İşe o kadar odaklanmışım ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Ancak Luise’in perdenin arkasından geri dönmesiyle kendime geliyorum. Luise bebeğin örtüsünü açınca kız olduğunu görüyorum. Luise bana bir göbek bağı klempi veriyor, bağı klemplememi istiyor. Klempi alıp demirci gücümle kapatmaya çalışıyorum, olmuyor! “Yanlış mı yapıyorum? Kırık mı bu?..” Derken klempi Luise’e veriyorum, kolaycacık kapatıveriyor.

Kenara çekilip ellerim boş kalınca Luise hemen yeni bir iş veriyor bana. Açık bir paket, içinde de bir neşter! Bebeğin göbek bağını “kısaltmamı” istiyor benden! Titremeye başlıyorum. Ödüm patlıyor. Yıllardır böyle korkmamıştım.

“Ya bebeği kesersem?!”

“Kesmezsin,” diyor o sakince buyuran ses.

Kordonu kısaltıyorum.

Sevinç şoku

Luise artık istikrarlı durumda olan bebeği alıp annesine götürüyor, ben de annenin doğrulmasına yardım ediyorum. Benim için artık gitme zamanı. Ebe değilim ben, acil durum da yok artık, doğumhanede kalmam uygun olmaz. Dışarıdaki el yıkama kovasında ellerimi yıkayıp gidiyorum. Ama ofise dönüp elimdeki tonla işle uğraşacak yerde, boş boş etrafta dolanıyorum. Luise gelip beni bulana kadar.

Dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok acil durum yaşadım ama hiçbirinde işler bu kadar iyi gitmemişti. Sevinç şoku geçiriyorum! Hem dinlenmem, az önce olup biteni sindirmem lazım, hem de yerimde duramıyorum. Luise’e bakıyorum, aklımdaki bin bir soruyu sormak istiyorum, ama ağzımdan anlaşılmaz sesler çıkıyor sadece.

Sigarayı bırakalı 7 yıl oldu. Bunca zamandır sigara içmeyi hiç şimdiki kadar istememiştim.

Küçük kızın hayatta kalma ihtimalinin hâlâ çok zayıf olduğunu biliyorum ama yine de şimdilik kendimi bu ânın mutluluğuna bırakmak istiyorum.

Yepyeni biri

Ertesi gün işler tabiri caizse “normale” dönüyor, çalışanlar olarak gündelik işimizde gücümüzdeyiz. Luise kahvaltıda doğum bölümüne gelip bebeğin günlük tartılmasını görmek ister miyim diye soruyor bana.

MSF'den ebe Peter Koang Chany, Leer'deki MSF tesisinin doğum sonrası tedavi odalarının önünde. Fotoğraf: Sarah Pierre, Nisan 2019.

Güney Sudanlı ebe Peter, aynı zamanda harika bir öğretmen. Bana bu işin teorisini anlatıyor, bebeğin 2 kilo olana kadar klinikte kalması gerektiğini söylüyor. Tartıya konan bebek üşüyüp çığlığı basıyor. Boyuna bakmayın, gür sesi koğuştaki diğer iki bebeğinkini bastırıyor. Peter onu özenle tartıp, ağırlığını 1 kilo 700 gram olarak kaydediyor. Bir an başımı kaldırıp bebeğin annesini görünce yine hayretler içinde kalıyorum.

Yatağın öbür ucunda sakin, gülümseyerek oturan kadın, bebeğini sevgiyle izliyor. Dün hayati tehlike altında, korku içinde gördüğüm kadın gitmiş, yerine yepyeni biri gelmiş sanki.

Lojistikçi gerçeği

Kendimi bu dinginliğe kaptırmışken telsiz sesiyle hatırlıyorum ki ben hâlâ lojistikçiyim. “Daniel, Rial’e.”

Arkadaşım Rial bana jeneratörün bozulduğunu, tamir edilmesi gerektiğini söylüyor. Gerçeğe dönüyorum. Basit iş aslında, ama tesisimizi kısmen su basmasına neden olan yağmurun altında bu iş, olduğundan daha ezik geliyor insana. Çok sınırlı imkânların bulunduğu bu ortamda yalnızca üç uluslararası çalışanız, işimiz çok.

Anneyle birbirimize bakıp gülümsüyoruz, haydi ben iş başına…

Nyakim

2 hafta sonra bebek 2 kilo oluyor, anne ve bebeği taburcu ediyoruz.

Güney Sudan’da Nuerlerin kültüründe, bebeklere doğdukları dönem açısından önemli bir şeyin adını verme geleneği var. Doğalı 2 ay olan bebek Nyakim ve annesi düzenli kontroller için bize geliyorlar. Nyakim, “klinik” demek.

Bu bebek Nyakim değil, onun gibi Leer'de, MSF Kliniğinde dünyaya gelen bir küçük oğlan. Bu fotoğraf, onun dünyadaki ilk gününde çekilmiş. Annesi Nyalam 34 yaşında, sekizinci çocuğunu sevgiyle kucaklıyor. Fotoğraf: Sarah Pierre, Nisan 2019.

Yorum Yapın