Kunduz: Sınır tanımayan savaşlar, doktorsuz savaş alanları

Sınır tanımayan bir savaş doktorsuz bir savaş alanı demektir. Olanlara seyirci kalmayacağız ve savaş alanlarının doktorsuz kalmasına izin vermeyeceğiz.

Christopher Stokes, MSF Genel Direktörü

 

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) bugün tarihindeki en karanlık günlerden birini anıyor.

3 Ekim 2015’te ABD Hava Kuvvetleri MSF’nin Afganistan’daki Kunduz travma merkezini bombaladı. Saldırı sonucu 42 kişi hayatını kaybetti. Meslektaşlarımız, çalışma arkadaşlarımız ve hastalarımız için yas tutarken, aklımızda tek bir soru vardı: Savaş bölgelerinde tıbbi insani yardım faaliyetlerini güvenli bir biçimde yürütmek hala mümkün mü? Geçen yıl Suriye ve Yemen’de MSF’ye ait olan ve MSF’nin destek verdiği çok sayıda hastane 77 ayrı saldırıya hedef oldu. Hastanelerin zorla savaş alanlarına dahil edildiği bu süreçte hastalar, doktorlar ve hemşireler çatışmalar boyunca sayısız kez ölüme mahkum edildi.

Kunduz travma merkezinin yerle bir edilmesinin yanı sıra, Suriye ve Yemen’de onlarca hastaneye ve sağlık tesisine düzenlenen saldırılar, Mayıs 2016’da BM Güvenlik Konseyi’nde 2286 no’lu önergenin kabul edilmesini tetikledi. Bu önergede sağlık tesislerine düzenlenen saldırılar şiddetle kınanırken, çatışan tüm tarafların uluslararası kanunun getirdiği zorunluluklara itaat etmesi talep edildi. Ancak bu önergenin kabulünden yalnızca beş ay sonra Suriye’de iki sağlık tesisinin bombalanması, bizleri BM Güvenlik Konseyi’nde bir kez daha -özellikle Suriye ve Yemen’de bu olaylara karışan- hükümet ve partilerin iki yüzlülüğünü ifşa etmek zorunda bıraktı.

BM üye ülkeleri bir yandan sağlık tesislerini korumak için oybirliğiyle imza atarken, bir yandan da savaş bölgelerindeki hasta ve sağlık çalışanlarına yönelik saldırılarda doğrudan yer almaya veya suç ortağı olmaya devam etti.

Sağlık tesislerini hedef alan her saldırının ardından hükümetler tarafından sarfedilen Uluslararası İnsancıl Hukuk kurallarına bağlılık sözleri, savaşın hala aynı şekilde ilerliyor olduğu gerçeğiyle örtüşmüyor. Bu iki söylem arasında ciddi bir uçurum olduğu aşikar. Şimdiye kadar hiçbir hükümet hastaneleri ve sağlık tesislerini bombaladığını kabul etmemiş olsa da, bu saldırılar hız kesmeksizin devam ediyor. Üstelik sivilleri hedef alan bu saldırılar, her gün daha sık kullanılmaya başlanan “terörle mücadele” mazereti arkasına gizlenerek Suriye’deki tüm askeri koalisyon gruplarınca sürdürülüyor.

Saldırıların her biri “trajik bir hata” olarak yaftalanıp geçiştiriliyor ve inkar ediliyor. Bazen de bu saldırılar, üye ülkeler tarafından birbirlerini suçlamak için kullanılarak bir futbol topu gibi diğer oyunculara paslanıyor. Üstelik bu ülkeler bir yandan kendi bombalarının daha “insani” ve daha “akıllı” olduğunu yinelemeyi sürdürüyor.

Afganistan'ın kuzeyinde yer alan MSF'nin Kunduz travma merkezi, 3 Ekim 2015 tarihinde ABD hava kuvvetleri tarafından hava saldırısına uğradı. 42 kişinin hayatını kaybettiği saldırının ardından geriye sadece yıkılmış çatılar, paramparça olmuş tıbbi malzemeler, yanıp kül olmuş hasta yatakları kaldı. Fotoğraf: Andrew Quilty

Afganistan'ın kuzeyinde yer alan MSF'nin Kunduz travma merkezi, 3 Ekim 2015 tarihinde ABD hava kuvvetleri tarafından hava saldırısına uğradı. 42 kişinin hayatını kaybettiği saldırının ardından geriye sadece yıkılmış çatılar, paramparça olmuş tıbbi malzemeler, yanıp kül olmuş hasta yatakları kaldı. Fotoğraf: Andrew Quilty

Geçtiğimiz yıl şahit olduğumuz saldırıların ardından yürütülen hiçbir soruşturma bağımsız, uluslararası ve tarafsız bir kuruluşun elinden çıkmadı. Bunun sebebi somut bir siyasi irade eksikliğidir. Hükümetler kendi askeri kuvvetlerinin harici bir komisyon tarafından incelenmesine razı olmamaktadır. Kunduz örneğinde ABD kendi içinde bir askeri soruşturma yürütmüş, daha sonra ayrıntılı bir redaksiyonla 2016’nın Nisan ayında raporu kamuoyuna sunmuştur.

ABD tarafından yürütülen bu soruşturma, hava saldırısının olduğu gece Kunduz’daki hastanemizde neler yaşandığına dair bize daha ayrıntılı bir fikir vermesine rağmen, rapordan elde ettiğimiz bazı bilgilerin de ne denli endişe verici olduğunu görmemizi sağladı.

Kunduz’daki kara birlikleri, “tüm sivillerin bölgeden kaçtığı ve şehirde yalnızca Taliban’ın kaldığı” yönünde son derece hatalı bir varsayım yürüttüler. Bu varsayımın aslen doğru olup olmadığını anlamaya yönelik hiçbir çalışma yapmadıkları gibi, sivillerin hayatını kaybetmesini engellemek için herhangi bir önlem de almadılar.

Tüm Kunduz şehri düşman olarak addedildi ve Kunduz’daki ABD birlikleri “meşru müdaafa” gereğince ilk saldırıyı gerçekleştiren taraf olarak, “önce vur, sonra sor” politikasını izledi.

Emir komuta zincirindeki hiç kimse bu saldırı öncesinde “bombalanmaması gereken yerler” listesini gözden geçirme gereği hissetmedi. Rapora göre, Kunduz’daki hastanemiz “yanlış tanımlanmıştı”. Bu da hastanemizin bulunduğu koordinatlardan herhangi bir tehdit sinyali alınmamasına ve doğrulanmış bir tehdit bilgisi olmamasına rağmen, AC-130 model bir uçaktan direkt hastanemizin üzerine 211 adet topçu mermisi atılması gibi bir trajediyle sonuçlandı.

MSF olarak buna benzer korkunç bir olayın bir daha yaşanmayacağının garantisini almak için hala ABD ve Afganistan üst düzey yetkilileriyle görüşmelerimizi sürdürüyoruz.

Hükümetlerin hangi çatışma bölgesinde bulunduğuna bakılmaksızın tüm hastanelerin korunmasına ilişkin sorumlulukları, bizim sağlık hizmetlerimizi çatışma alanlarından uzakta yürütmemizle ortadan kalkmayacaktır. Savaş kanunlarının özünde, korunması gereken sivil yerleşim alanlarını kendi meşru hedeflerinden ayrı tutmanın, her askeri birliğin öncelikli sorumluluğu olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu yönde bir sivil - asker ayrımı yapılmadığı takdirde artık her sivil potansiyel bir hedef haline gelecektir.

MSF, 40 yılı aşkın süredir dünyanın dört bir yanında çatışma bölgelerinde bulunan hastanelerinin korunmasına yönelik farklı taraflarla görüşmelerini sürdürüyor. Yetkililerimiz, çatışan tüm tarafları sağlık tesislerine saygı göstermeleri konusunda ikna etmek için elinden geleni yapıyor. Mesela bugün, hala bazı Afgan yetkililer tamamen asılsız bir şekilde hastanemizin “Taliban yandaşlarıyla dolu” olduğunu iddia ederek, Kunduz travma merkezine yapılan saldırının haklı bulunabileceğini belirtiyor.

Merak ediyoruz: Tıp etiği gereğince çatışmanın hangi tarafında yer alırsa alsın ihtiyacı olan herkese tedavi imkanı sunmak, hastanemizi bir anda bir “düşman yerleşkesine” mi dönüştürüyor?

Tıp etiği çerçevesinde ihtiyacı olan herkesi tedavi ettiğimiz için hedef haline gelmemizi kesinlikle kabul etmiyoruz. Bu mesajı çalıştığımız her bölgede tüm yetkililere iletmeyi sürdüreceğiz. Bizler yine tüm sorumlulardan verdikleri sözlere bağlı kalmalarını talep edeceğiz. Aynı zamanda savaş kanunlarını ihlal edenlerin yaptıklarını ifşa etmeye devam edeceğiz.

Sınır tanımayan bir savaş doktorsuz bir savaş alanı demektir. Olanlara seyirci kalmayacağız ve savaş alanlarının doktorsuz kalmasına izin vermeyeceğiz.

Yorum Yapın