MSF'den BM Mülteci ve Göçmenler Zirvesi'ne Özel Gerçeklik Testi

AB-Türkiye mülteci sözleşmesinin ardından Yunanistan, mülteci kamplarını gözaltı merkezlerine dönüştürdü. Sisam Adası'ndaki bu mülteciler, Türkiye'ye geri gönderilmek için bu merkezlerden birinde alıkonuyor.

AB-Türkiye mülteci sözleşmesinin ardından Yunanistan, mülteci kamplarını gözaltı merkezlerine dönüştürdü. Sisam Adası'ndaki bu mülteciler, Türkiye'ye geri gönderilmek için bu merkezlerden birinde alıkonuyor.

19 Eylül’de Birleşmiş Milletler (BM) üye ülkeleri ilk defa “geniş çaplı mülteci ve göçmen hareketine daha koordineli ve insani bir yaklaşım” geliştirmek ve New York Deklarasyonu’nu imzalamak için bir araya geldi.

Son bir yılda dünyanın farklı bölgelerinde, sınırlarda mahsur kalan veya hayatını kaybeden milyonlarca insanın yaşadığı insanlık dışı durumdan kaynaklanan sorunlar ve Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) ekiplerinin bu konuda gösterdiği yoğun çabalar düşünüldüğünde, bu toplantının zamanlaması çok yerinde.

New York Deklarasyonu taslak haliyle iyi niyetli görünse de içeriğinde ciddi belirsizlikler barındırıyor. Üstelik deklarasyonda göçmen ve mültecilerin yaşam kalitesi ve koşullarını düzeltecek acil bir çözüm önerilmediği de açıkça görülüyor. MSF ekiplerinin Yunanistan, Meksika ve Kamerun’da gözlemlediği üzere, üye ülkelerin çoğu halihazırda bu maddelere aykırı hareket ediyor, mülteci ve göçmenlerin haklarını gözetmiyor. Bu ülkelerin yetersiz mülteci ve göçmen politikaları savaş ve şiddet mağduru milyonlarca insanın hayatını daha da zorlaştırıyor.

Aşağıdaki liste, MSF’nin mülteci ve göçmenlere yönelik sağlık hizmetleri sunduğu bölgelerin bazılarında yaşanan mevcut durumu ve günümüzde en zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan insanların yaşam mücadelesini gözler önüne seriyor. BM 71. Genel Kurulu için hazırladığımız "Gerçeklik Testi" başlıyor...

Berm’deki Suriyeli Mülteciler

Berm bir mülteci kampı olmaktan ziyade, gidecek başka bir yeri olmayan ve savaştan kaçan insanların yaşamını sürdürdüğü bir bölge.

16 Mayıs ile 21 Haziran tarihleri arasında bölgeye yardım hizmetleri ulaştıran MSF, sağlık durumu kritik olan ve savaşta yaralanan binlerce insanı tedavi etti. Bu süre içinde 3.501 muayene gerçekleştiren MSF ekipleri, 200 çocukta yetersiz beslenme belirtileri tespit ederken, çoğu hamilelik riski taşıyan 450 kadını sağlık kontrolünden geçirdi. Ancak insani yardım kuruluşları 21 Haziran’dan sonra bu bölgeye erişim sağlayamadığından, insani yardımdan mahrum bırakılarak çölün ortasında mahsur kalan bu insanlar için acilentıbbi, yasal ve insa ni yardım desteği gerekiyor.

Dadaab’daki Somalili Mülteciler

350.000 Somalili mülteciyi barındıran Kenya’daki Dadaab Kampı dünyanın en büyük mülteci kampı. Kasım 2013’te Somali’deki güvenlik sorunlarının düzelmeye başlamasıyla birlikte Somali ve Kenya hükümetleri BMMYK ile üçlü bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre ülkelerine geri dönmek isteyen Somalililer gönüllü geri dönüş uygulamasıyla memleketlerine yerleştirilecekti. Ancak güvenlik durumunun öngörülmeyen biçimde daha da kötüleşmesi bu planın gerçeğe dönüşmesini engelledi.

Dadaab mülteci kampındaki Somalili mülteciler, beslenme yetersizliği çeken hasta çocuklarını MSF tarafından işletilen beslenme merkezine ulaştırmaya çalışıyor. Fotoğraf: Brendan Bannon

Dadaab mülteci kampındaki Somalili mülteciler, beslenme yetersizliği çeken hasta çocuklarını MSF tarafından işletilen beslenme merkezine ulaştırmaya çalışıyor. Fotoğraf: Brendan Bannon

Şu anda kampta su ve yiyecek ciddi anlamda sorun teşkil ediyor. Barınma ve yaşam alanlarının sağlıksız koşulları da kampta yaşayan yüzbinlerce insanın sağlığını tehdit ediyor. Üç yıllık anlaşmanın sonuna gelindiği bugünlerde Kenya hükümeti olabildiğince çok sayıda mülteciyi ülkelerine göndereceklerini açıkladı. Ancak Somali’deki güvenlik durumu öylesine tedirgin edici ki, MSF’nin yaptığı bir ankete göre kamptaki birçok mülteci buradaki yetersiz yaşam koşullarına rağmen Somali’ye dönmeyi tercih etmiyor.

New York Deklarasyonu, mülteci kamplarının mülteci akınlarının yönetiminde bir kural olmaktan ziyade, bir istisna olarak işlemesi gerektiğini öngörüyor.

Mültecilerin zorlu yaşam koşullarına sahip Dadaab kampında tutulması her ne kadar uzun vadeli bir çözüm olmasa da, bu kişileri zorla daha da tehlikeli olduğu bilinen memleketlerine göndermek bir o kadar insanlık dışı bir uygulama olacaktır.

MSF, Kenya’nın Somalili mültecileri ülkelerine geri gönderme planına kesinlikle karşı çıkıyor ve insanların can güvenliğinin her şeyden önce geldiğinin altını ısrarla çiziyor. Çünkü yüzbinlerce mültecinin şiddetin pençesindeki bir ülkeye geri gönderilmesi, onları doğrudan tehlikenin ortasına atmak demek.

Libya’daki Mülteci ve Göçmenler

Orta Akdeniz’deki arama kurtarma operasyonları başladığından bu yana, MSF ekipleri 34.000’den fazla insanı denizde boğulmaktan kurtardı. Avrupa’ya uzanan bu deniz yolculuğuna çıkmadan önce, hangi ülkeden gelmiş olursa olsun kurtarılan herkesin yolu bir şekilde Libya’dan geçmişti.

MSF’nin kurtardığı bu insanların her birinin Libya’da ciddi anlamda istismar edilmiş, zorla çalıştırılmış, tecavüze uğramış veya işkence görmüş olduğu ortaya çıktı. Üç farklı arama kurtarma gemisinde sağlık hizmetleri sunmaya devam eden MSF ekipleri, bugüne kadar hem kadınların hem de erkeklerin yaşadığı fiziksel ve psikolojik şiddetin sonuçlarına tanıklık etmek durumunda kaldı.

Pala kesiği nedeniyle kolu enfekte olmuş bir adam, başına aldığı darbeler nedeniyle kulak zarı delinmiş bir kadın, Kalaşnikof tüfekle el kemikleri un ufak edilmiş bir adam ve zorla fuhuş yaptırılan, istenmeyen hamilelik yaşayan çok sayıda kadın...

Sahadan gelen raporlara göre bu travmaların izleri, özellikle refakatsiz çocuklarda açıkça görülüyordu.

Tehlikeli Akdeniz Geçişi 

32'si kadın toplam 139 kişi, MSF'nin Akdeniz^'deki arama kurtarma gemisi Dignity I tarafından kurtarılmayı bekliyor. Fotoğraf: Sara Creta

32'si kadın toplam 139 kişi, MSF'nin Akdeniz^'deki arama kurtarma gemisi Dignity I tarafından kurtarılmayı bekliyor. Fotoğraf: Sara Creta

Bu yıl 3.198 kişi Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybetti. Akdeniz'deki ölümcül deniz yolculuklarının önüne geçmek için hiçbir yasal alternatif üretilmemesi ve AB üye ülkelerinin bu konuda hiçbir atım atmaması, bu insanların her ne pahasına olursa olsun hayatlarını kaçakçılara teslim etmeye devam edeceğini gösteriyor.

New York Deklarasyonu, mülteci ve göçmenler için karada ve denizde arama kurtarma operasyonlarının artırılacağı sözünü verse de, bu yaklaşım, odaklanılması gereken asıl sorundan bizi uzaklaştırıyor ve Avrupa’da uygulanan sınır koruma politikalarının pozitif bir yan etkisi olarak kaldığından öncelikli bir konu başlığı olarak ele alınmıyor.

Oysa denizdeki ölümlere son vermenin tek yolu, yasal ve güvenli rotalar oluşturmaktan geçiyor.

Bazı AB ülkelerinin askeri operasyonlarla kaçakçılığı önleme girişimleri belirli bir sayıda mülteci botunun kurtarılmasını sağlamış olsa da, arama kurtarma çalışmaları hala büyük oranda MSF gibi insani yardım kuruluşları tarafından gerçekleştiriliyor.

İtalya, Yunanistan ve Balkanlar’daki Kabul ve Transit Merkezleri

“Avrupa Mülteci Krizi” olarak tanımlanan göç dalgası iki yıl önce başladığından bu yana, Avrupa’nın birçok ülkesinde mülteci ve göçmenlerin insanlık dışı yaşam koşulları devam ediyor. New York’taki Genel Kurul’a katılan 28 AB üye ülkesinin imzaladığı AB-Türkiye anlaşması, AB’den sığınma talep etme sürecini zorlaştırdığı gibi, hala sınırlarda süresiz bir şekilde bekletilen ve hiçbir koruma desteği alamayan milyonlarca insanın yaşamını tehlikeye atıyor.

Katsikas mülteci kampında kalan bir Yezidi aile. Fotoğraf: Bruno Fert

Katsikas mülteci kampında kalan bir Yezidi aile. Fotoğraf: Bruno Fert

AB üye ülkelerinin onayını takiben Balkan ülkelerinin sınırlarında bekleyen çok sayıda mülteci ve sığınmacı, geri göndermeme ilkesine aykırı bir şekilde, ihtiyaçlarına ve sağlık durumlarına bakılmaksızın, Bulgaristan, Macaristan ve Sırbistan sınırlarından Türkiye ve Yunanistan’a geri püskürtüldü.

Balkan rotasının adım adım kapatılması, göçmen ve mültecilerin savaş ve zulümden kaçmak için kaçakçılara sığınmasına neden oldu. MSF verileri ise, Balkanlardaki MSF kliniklerinde tedavi gören üç hastadan birinin yol boyunca şiddet gördüğünü ortaya koydu. Ağustos sonunda mevcut durumun kötüleşmesiyle birlikte MSF ekipleri çok sayıda hastayı Sırbistan’da hastanelere sevk etmek zorunda kaldı.

New York Deklarasyonu, “sınırlara ulaşan herkese insan odaklı, hassas, onurlu ve cinsiyete duyarlı bir karşılama” sözü verse de, milyonlarca euro yatırım yapılan mevcut karşılama sistemleri hala ciddi anlamda açık vermeye ve insanların hayati ihtiyaçlarına duyarsız kalmaya devam ediyor.

İtalya ve Yunanistan’da bulunan ana karşılama merkezleri hala su ve sağlık gibi temel gereksinimleri karşılayacak donanıma sahip değil. Hareket özgürlüğünün son derece kısıtlı olduğu aşırı kalabalık binalarda bir arada tutulan, resmi karşılama sistemine dahil edilmeyen ve kendi ülkelerinde ciddi travmalar görmüş bu kişilerin durumları ise daha da kötüye gidiyor. Avrupa ülkeleri hala bu insanların temel ihtiyaçlarına cevap verecek olumlu bir adım atmıyor.

Çad Gölü’nde Şiddetten Kaçan Milyonlar

Kuzey Doğu Nijerya’da Boko Haram ve diğer askeri güçlerin çatışmaları, her zaman olduğu gibi en çok sivil halkı etkiliyor. Şu anda 2.6 milyon kişi can güvenliği endişesiyle evlerini terk etmiş durumda.

MSF, Nijerya, Kamerun, Çad ve Nijer’de yerinden edilen, salgın hastalık ve zorlu yaşam koşullarıyla mücadele eden bu kişilere tıbbi insani yardım sağlamak için ekiplerini harekete geçirmesine rağmen, Çad Gölü çevresinde şiddet olayları ve çatışmalar bitmek bilmediğinden, milyonlarca insan ülkelerine dönemeden insanlık dışı koşullarda yaşamaya devam ediyor.

Bölge halkının yiyecek, içecek ve güvenlik ihtiyacı, barınma, eğitim, su ve sanitasyon sorunlarıyla birlikte her geçen gün katlanarak artırıyor, içinden çıkılamaz bir kısırdöngü haline geliyor.

Meksika ve ABD’ye Geçiş Yapan Orta Amerikalı Şiddet Mağdurları ve Sığınmacılar

Orta Amerikalı mültecilerin kaldığı binalarda duvar yazıları dikkat çekiyor: Direniş, Dayanışma, Görünürlük. Fotoğraf: Christina Simons/MSF

Orta Amerikalı mültecilerin kaldığı binalarda duvar yazıları dikkat çekiyor: Direniş, Dayanışma, Görünürlük. Fotoğraf: Christina Simons/MSF

El Salvador, Honduras ve Guatemala’da yaşanan şiddet ve yoksulluktan dolayı her yıl tahminen 300.000 kişi ABD’ye ulaşma umuduyla Meksika’ya geçiş yapıyor. Fakat bu bölge, dünyanın başka hiçbir yerine benzemiyor.

Çeteler ve suç örgütleri tarafından yönetilen şehirlerde kaçırma, işkence, devlete bağlı olmayan askeri birliklerce zorla alıkonulma, cinayet ve cinsel istismarlar neredeyse günlük hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.

MSF’nin destek verdiği göçmen grubun %68’inin yol boyunca ciddi anlamda şiddet ve istismara maruz kaldığını bildirmesi, yaşanan sayısız vakayı gözler önüne seriyor: Bu gruptaki kadınların üçte birinin cinsel istismara uğradığı ortaya çıkarken, yaşadıkları şiddetten dolayı psikolojik sorunlar yaşayan kadın ve erkeklerin oranı da yüzde 47’lere kadar çıkıyor.

Ülkelerindeki zulüm ve şiddetten kaçarak ABD ve Meksika’ya gelen Orta Amerikalı göçmenler, memleketlerindeki yoksulluğa ve olumsuz yaşam koşullarına rağmen sistematik olarak ülkelerine geri gönderiliyor. Bu uygulama, şiddet mağdurlarını sınırdışı etmeme ilkesiyle çeliştiği gibi, koruma sağlaması gereken ABD ve Meksika gibi ülkelerin şiddet mağdurlarını aynı olayları tekrar yaşamaya mahkum etmesi anlamına geliyor.

Güneydoğu Asya’daki Rohingya Halkı

Myanmar’daki Rohingya halkı yıllardır yaşadıkları zulümden kaçmak için kaçakçılara bel bağalamak durumunda kalıyor. Rakhine Eyaleti’nde vatansız bir azınlık olarak hem kampta hem de köylerinde yaşayan Rohingyalılar’ın hareket özgürlükleri engellendiği gibi, sağlık hizmetlerinden de faydalanamıyorlar. Kamp dışında yaşayanlar ise yalnızca MSF gibi yardım kuruluşları sayesinde sağlık yardımı alabiliyor.

Gerçeklik Testi'nin daha ayrıntılı orijinal versiyonu için bu bağlantıyı tıklayabilirsiniz.

Yorum Yapın